Sirenlerin Yalancısı

Foça Mektupları

Yazar: Ahmet Önel
Yayına Hazırlayan: Aylin Sökmen
Son Okuma: Sanem Bozkurt
Kitap Tasarım: Su Başbuğu

1952, Görele, Giresun doğumlu. 1975 yılında, Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı yıl kurulan
Ankara Çocuk Tiyatrosu’nda kurucu ve sanatçı olarak görev
aldı. 1980-87 yılları arasında profesyonel reklam metin yazarlığı
yaptı. 20’den fazla öykü ve roman kitabı olan Önel’in, daha önce
altKitap’ta Sonrası Mahşer ve Konumlandırmalar adlı 2 e-kitabı
yayımlanmıştı. Önel, 1984’te Sabahattin Ali Öykü Ödülü’nde
birincilik, 1998’de ise Haldun Taner Öykü Ödülü’nde ikincilik olmak
üzere birçok edebiyat ödülü kazandı. Ayrıca Önel’in 10’dan fazla
oyunu da çeşitli kumpanyalar tarafından sahnelendi. Son yıllarda,
çalışmalarını daha çok çocuk yazını üzerine yoğunlaştıran Önel,
çocuklar için sahne yapıtları üretmenin yanı sıra, öyküler, romanlar
ve masallar kaleme alıyor.

Tarık Dursun K. için...

Içindekiler

Mektup 1
Mektup 2
Mektup 3
Mektup 4
Mektup 5
Mektup 6

Mektup 7
Mektup 8
Mektup 9

Mektup 10
Mektup 11
Mektup 12

Önsöz

(2006) ve Sonrası Mahşer (2008)’in ardından şimdi de Sirenlerin
Yalancısı ile okurlarıyla buluşuyor Ahmet Önel. Mektup diliyle
yazdığı denemelerinde senelerdir yaşadığı Foça’yı mercek altına
alıyor. Bir Ege kasabasının mevsimleri, renkleri, doğası ve kültürü
irdelenirken, farklı yazar ve düşünürlerden alıntılarla da zenginleşen
bir mektup-deneme Sirenlerin Yalancısı. Bir edebiyatçının sayfiye
ile imtihanı aynı zamanda, Foça’ya bir hafıza oluşturma çabası…
Anlatı türü olarak mektubun da sorgulandığı bu kitap, gittikçe
derinleşen ve dallanıp budaklanan düşünsel izleriyle okuru zengin
bir deneyime davet ediyor.
“David Lodge, Kurgu Sanatı adlı çalışmasının bir yerinde;
‘Yazmak yalnızca daha önce yazılanların doğru bir taklididir’ der
ve devam eder: ‘Kurgusal mektup gerçek bir mektuptan ayırt
edilemez. Metnin içinde bir roman yazıldığına ait bir gönderme,
metnin gerisindeki gerçek yazarın varlığına dikkat çekecek ve
gerçeğin kurgusal görünümünü bozacaktır.’ Sağlamasını yapmak
için ne olmak gerekiyor peki? Mektup yazan mı? Okuyan mı?”
Aylin Sökmen


“Foça, akla gelebilecek her rengin ve kokunun büyüsüne teslim
olduğu günleri yaşıyor şu sıralar…”

Sirenlerin Yalancısı diye başlık atmıştım öncelerde kaleme
aldığım Foça yazılarıma. Kimi dergilerde yayınlanırken üst başlık
olarak kullandığım sevimli bir ironiydi bu başlık. Öyle ya, Foça’nın
açıklarında Siren Kayalıkları vardı ve ben -yine o çok öncelerde
yaşandığı gibi- kulaklarıma fısıldanan cümlelerin yalnızca aracısı
olarak kalmayı seçecektim. Yazılarımın içeriğinde, öncelikle Foça
yer alıyordu elbette; ne ki, bir yöreyi anlatmak için yola çıktığınız bir
yazıda ne denli yalnızca yine o yöreyle sınırlı kalabilirdiniz! Amacım
yaşadığım bölgeden haberler iletmek, ötesindeyse yöremin serin
esintisini okuyanın imgelemine taşımaktı. Uzun soluklu olamadı
bu yazılar. Foça’nın nankörlüğü değildir bunun nedeni; yazarının
üşengeçliğinden de kaynaklanmamıştır mutlaka! Kimi zaman
elinizdeki kalemi durduran, gönlünüzdeki şiiri kuru bir anlatıya
dönüştüren, adını koyamadığınız bir paslı kilit vardır; belki de
gerekçe gelip ona dayanıyordu, kim bilebilir!
Foça, tahmin etmesi zor olmasa gerek, yaşamanın
yazmaya yeğlendiği yörelerin başlıcaları arasında. Özellikle,
doğanın kendini teklifsiz sunduğu şu cömert ilkyaz günlerinde,
hayatı parmaklarınızın arasından kayıp gitmekte olan suyla eş
değer kılıyor ve aklınızdan değilse bile gönlünüzden geçenleri
yaşamayı seçiyorsunuz. Sonuç olarak, kekik ve mimoza kokularını
yüklenmiş tepelerin keşfi bir kez daha şölene dönüşüyor. Kesilen

7

denizin tüm görkemi ve bin bir beyaz köpüğüyle sizi kışkırtmakta
olduğunun ayan beyan farkındasınız!
Koşullar hazır olduğuna göre yapacak son bir iş daha
kalıyor geriye. Evet, küçük boy bir defteri pantolonunuzun arka
cebine yerleştirmeyi asla ihmal etmeyin! (Yazmazsanız, Sait Faik’in
yaşadığı türden bir çıldırma nöbetiyle karşı karşıya gelmezsiniz
belki ama, insanın kendi öznel tarihine not düşmesindeki güzel
ayrıcalıktan neden mahrum bırakasınız ki kendinizi?) Yazı nankör
olduğu kadar sürprizlere açık bir uğraştır çünkü. Hangi esinin
hangi yele tutunup yüreğinizi sarsacağını asla bilemezsiniz.
İnsanı dinden değilse bile disiplinden eden baştan çıkarıcıların
keşfi ise, uzun mu uzun bir listenin arsız katılımcılarıdır aslında.
Kendini akasya sağanağından kim koruyabilmiş bu güne kadar!
Ya hanımeli, bilemedin yasemin fırtınasından uzakta durmak
mümkün müdür sanırsınız? İğdenin, ıhlamurun, nazenin güllerin ve şımarık karanfillerin ise hiç sözünü etmiyorum. Kişiyi
yazmak ve yaşamak sapağına getirip bırakan bir tuhaf sınavın
öncesindesiniz. İkisini birden götürmeye gücünüz, dahası
niyetiniz yoksa yapacağınız seçimin sonucu yalnızca koca bir
pişmanlık olacaktır!
Sözün özü şu: Foça, akla gelebilecek her rengin ve kokunun büyüsüne teslim olduğu günleri yaşıyor şu sıralar. Yine de
talihsiz bir tanımlamayla yörenin rakı roka balık şeytan üçgeni
tanımına çakılıp kalmış olması, şu sözünü ettiğim duyusal
cümbüş konusunda yine insanımızın gerekli çalışkanlılığı göstermekten yana olmamasıyla açıklanabilir. Kolaycılıktır bu elbette.
Bir yörenin keşfi, oranın bildik özelliklerinin de ötesinde kendisini
tanımakla ilgili öznel bir çabayı da zorunlu kılmaz mı? Bu çabanın
eksikliği ise yörenin o talihsiz tanımlamalarla sınırlı kalmasına

8

yelken açacaktır. Günün indirgemeci yaklaşımlarıdır bütün bunlar: Isparta’yı gülle, Malatya’yı kayısıyla, Afyon’u şekerle özetleyen
bu boyutsuz yaklaşım yine o güzel beldeleri başladığı noktada
bitirir!
	
Ne ki, Foça büyük bir kent değil; bir balıkçı kasabası! Bu
tanımlamayı bile iki düzlemde değerlendirmek olası aslında. Yılların çabası, gerek yönetimin gerekse yöredeki esnafın baskısıyla
Foça’nın bir küçük kasaba olarak kalmasına karşı durmuş
sanki. Günün baskın ve geçerli ölçütlerinden paranın öncelikle
insanı, onun aracılığıyla da mekânı bozma gayretinin hazin
sonuçlarıyla karşı karşıyayız bu gün. Yöreye daha çok sayıda
turistin gelmesiyle, daha büyük ekonominin dönmesiyle ilgili
beklenti yaşadığımız çağın dayatmalarından yalnızca biri. Ancak,
akıl erdirilemeyen çelişki de burada gizleniyor işte: Gelen konukların asıl beklediği yörenin kendi değerlerini koruması; otantik
dokusuna sahip çıkması değil mi yoksa? Sonuçta kentin küçük
bir örneğine dönüşen bu güzelim yöreler hangi konuğa, ne ölçüde
çekici gelebilir? Kokudan lezzete, renkten insan sıcaklığına hasret
kalmış bir gezgini tez zamanda tövbekara çevirmeye kimin hakkı
var acaba?
	
Her dönemde karşılığını bulabileceğimiz bu türden
sızlanmalara son vermek en iyisi olacak belki de. Bir yöre insanıyla
var çünkü. Foça’nın bir yanı deniz, bir yanı yeşilse bir yanı da
inceltilmiş düşüncedir kanımca. Pantolonun arka cebinde sırasını
bekleyen küçük deftere de bu yüzden görev düşüyor zaten.
Evet, denizin coşkusu ve doğanın yedi rengini cömertçe sunan
dokusu sizi güzel düşündürecektir! Foça’ya sanatçı dostların
ilgi göstermesinin özünde de bu gerçekler saklıdır. Sakinlik,
huzur, kendinle buluşma, düşünme ve benzeri kavramların, şu
koşuşturması bol hayatımızda ne denli az yer kapladığını akla

9

getirin lütfen. Kendi hayatını işgale terk etmiş birinin sızlanmaya
da hakkı olmamalı diyeceğim ama, bu noktada söz sahibine
doğrultulacak olan eleştiri oklarını da görmezden gelmek mümkün
olmayacak sanki! Kimse dilediği hayatı kuramıyor aslında. Günün
yaşam koşulları ilk elde özgür seçimlerin baş düşmanı oluyor.
Bu nedenledir ki, örneğin Foça’ya yapılan hafta sonu gezilerinde
şu şeytan üçgeni benzetmesiyle özetlediğimiz kaçamaklar için
kimseyi suçlamak gerekmiyor. Öyle ya, bunu da yaşayamayanlar
var!
	
Oysa içinde yer aldığı zaman dilimini alabildiğine değerlendirmekten yana insan kardeşlerim. Bu edimi yalnızca hazzın
sınırlarıyla açıklamaya kalkışmak ise büyük haksızlık. Ne var ki,
sinesindeki iki bin yıllık tarihi gizleyen güzelim Foça’da bile atılan
her adımın karşılığını beklemek yalnızca romantik bir düşünceyle
sınırlı.
	
Sırası gelmişken, dokuz yıllık Foça geçmişimde kendime
ait en büyük yazıklanmayı da fısıldayayım: Bir “Foça Akademisi”
oluşturma düşüncesinin yalnızca bir düş olarak kalması insanın
içini acıtmaz mı sizce de? Felsefeden sanata, yontudan tiyatroya…
özellikle gençlerin ilgi odağı olmaya aday bir mekânın -şimdilikham hayal olarak kalmasının gerekçelerini de sıralamalıyım
bir başka yazıda! Evet, zeytin ağaçlarının gölgesi yukarıda söz
ettiğim nice soruya yanıt aramak için en uygun mekân mutlaka.
Gözlerinizi, bir zamanlar bağların yer aldığı alçak tepelere doğru
çevirip uzakları görmeye çalıştığınız anlarda soracağınız ilk soru,
belki de şu an düşlemekle yetindiğim akademinin temel sorusu
olmaya da aday değil mi dersiniz? Sahi kimiz, neden buradayız ve
nereye gidiyoruz?
	
Ah sevgili okur! Belli ki, esrikliğin, dahası aymazlığın cüretini de yüklenmiş bütün bu sorular. İyi ama şu şeytan üçgenine bir

10

boyut daha katacak çabayı neden kendinden esirgiyorsun?
	
Termik santrallerin gövdelerinden önce gölgeleri vuruyor
bu koca soruların üstüne.
	
Ama renkler, kokular ve o güzel ince düşünceler henüz
direniyor.
	
Ne güzel ki direniyor!

11

Mektup 2

“Bir Ege akşamında insanın aklını çelen böylesi ‘kötücül fikirlerin’
arkasında ne saklanabilir peki?”

	
Şeytanın en büyük özlemi, herkesi var olmadığına
inandırmaktır. Roberto Calasso’nun Edebiyat ve Tanrılar kitabından alıntıladığım bir cümle bu.1 Ayrıntıda gizlenen bir ifade
olduğu söylenebilir ama şeytanın da aynı yerde yuvalandığı
hepimizin malumu değil mi!
	
Şeytanın şeytanca beklentisinin, aklı nifakla gerdeğe
sokmak olduğu muhakkak. Şiirin özünde gizlenen kötülüğün
(bakınız; Baudelaire) başka türlü bir açıklaması olamaz çünkü.
Mallarme’ın “Tanrılar uygunsuz bir şey yapmıyorlarsa o halde
artık asla tanrı değildirler” demesi bile boş bir söylem değil
aslında. Yaşamı besleyen damarlar yalnızca sağlık ve esenliğin
pompalandığı gizli dehlizler olamaz. Pür ve ahlaki olan ürünlerin
edebiyatla yakından uzaktan ilgisi yoktur diyen Oscar Wilde hangi
temel düşüncenin altını çiziyordu acaba?
	
Bir Ege akşamında insanın aklını çelen böylesi “kötücül
fikirlerin” arkasında ne saklanabilir peki? Güllük gülistanlık olan her
durumun aynı zamanda tuhaf bir tehlikenin habercisi olduğunu
düşünmek çok mu ikircikli bir tavırdır? Buzzati’nin öyküsünü
akla getiren bir durum bu, hatırlayalım: Dingin çayırların insanın
içine ferahlık veren aldatıcı duygusu sakın seni yanıltmasın ey
1	
Calasso, Roberto¸ Edebiyat ve Tanrılar, İş Kültür Yayınları,
İstanbul, 2001.

12

okur! Otların arasına saklanmış gerçek sesleri duymaya çalış!
Milyonlarca börtü böceğin amansız savaşından çıkan uğultu,
duymasını becerenler için nasıl da kulak tırmalayıcıdır!
	
Kötülükten beslenen hayat kendisini iyi yola ulaştıracak
geçitler buldukça erdemli olmaya da hak kazanıyor aslında. Bütün
bunlar sonuçta sanatın da, onun kutsal cehennemi olan yazının
da bu denli yüceltilmesinin doğru olmadığı noktasına getirip
bırakıyor insanı.
	
Yaz okumalarının tartışıldığı günlerdir ya, sözü oraya
getirmek asıl dileğim. Bu kavramın temelden reddi bile şeytani bir
başkaldırı. Kış okumalarının faziletinden yeterince nasiplenmiş
bir okur tipolojisinin kabul görmesine göz kırpan bir durum var
ortada sanki. Kafası fazlasıyla dolu insan kardeşlerimiz “boşalıp
rahatlamak” istiyorlar; öyleyse kızgın güneşin, sıcak kumların
hemen yanında hoş bir serinlik olması umuduyla hafif okumalar
önermenin tam zamanı!
	
Sirenlerin fısıltısına yüklenen itirazı duymayan var mı peki?
	
Foça’nın yaz halleri, az önce sıraladığım onca hikmetin
bir eğretilemesi aslında. Ege’nin iki bin yıllık geçmişinden geriye
sepya bir fotoğraftan başka bir şey kalmıyor. Ülkenin değişik
yerlerinden koşturup gelen insanlar “hayattan kâm alma” peşindeyken, düşünce üretmenin yeri ve zamanı hiç değil. Yoğunluk ve zorunlulukların da ötesinde, neredeyse yoktan var edilen
bir zaman dilimiyle karşı karşıyayız. Bunu maksimum faydaya
çevirmek, düşünmekle ters orantılı belki de.
	
Ege’nin tanrılar beşiği olan toprakları nesnel olanın düşsel
olanla kıyasıya çatışmasına her dönem tanıklık etmiş bir yandan
da. Tanrıların tarifinden, yine onların bizzat tarif ettiklerine uzanan
bir coğrafyadan söz ediyoruz. Buyrukların, yasaklamaların, cezalandırmalar ve acı çekmelerin toplumsal karşılığı her bir zaman

13

diliminde aktarılan mirastaki karşılığını bulmuş.
	
Bu mirasın temelinde yazı var elbette.
	
Yasaların acımasızlığından söz edebiliyorsak şiirin kanatlanmasına da dikkat çekebilmeliyiz. İthaki’ye yolculuğun beklentisi kendi hakikatimizle buluşmak. Serin akşam rüzgarı, bin bir
otun kokusu, ağustos böceklerinin fazla mesai yapan korosu…
Hepsi o bilge duruşun yaşamsal karşılığına işaret ediyor: İnsan
günahkârdır!
	
Kutsal kitapların dokunulmazlığı tartının bir yanında
tüm ağırlığıyla duruyor; diğer yanı dolduran yazıtlar ise ölümlü
insanoğluna ait tüm değerlerin zaman içinde nasıl da yaz boz
tahtasına dönüştüğünün tutanağı sanki. Aslında bütün bunlar
yaşamı değiştirme dönüştürme çabasının umutsuz bir fotoğrafı;
evet, hepimiz Sisyphos’uz! Yoksa yolculuğu yalnızca mekân
değiştirmekle mi sınırlı sanıyordunuz?
	
Ege’deki göçebelik de sahicilik taşımıyor bu nedenle.
Gittiğin yerde seni bekleyen yeni yalnızlıklar var. Hüzünlü dizeler
mey ve meyve aranıyor. Zamanıdır; içinde bulunduğumuz şu
günlerde Baküs’ün uzaktan uzağa kulağı çınlatılacak. Bağ bozumu
şenlikleri yalnız ürünün değil, hayatın da bozulup darmadağın
edildiğini haykırıyor.
	
Diyeceğim şu aslında; kolay okumalar nasıl zordur! İçinden
çıkamadığın temel sorunların soylu yanıtları güzelim kitaplarda
saklı ve ne güzel ki, onların da kapıları meraklısına dört mevsim
açık. İşte yaz kış devrede olan bir eğitim tapınağı!
	
Ege’nin sıcak kumlarında kendi okulunu kurmak az
ayrıcalık mı peki?
	
Gün batımına doğru kuzeyden yola çıkıp yorgun yüzlerde
yolculuğunu tamamlayan serin rüzgar yeni soruların habercisi
belki de. Kimi zaman seni bile şaşırtan sorular akıl yoran haya-

14

tın gizli anahtarını yüklenmiş. Yapacağın ilk tarif sonsuzluk
duygusuyla ilgili. Bu konuda parlak gökyüzü ve milyonlarca yıldız
yoldaşın olmaya hazır. Ege’nin tılsımı bu yüzden çözülemiyor belki
de. Evet, gezginler yollarını neden bu coğrafyaya düşürdükle-rini
bir türlü açıklayamıyorlar. Deniz, güneş, alkol ve aşk soru anahtarında yer alan ama bir türlü doğrulanamayan seçenekler!
Hepsini işaretlediğiniz noktadaysa sınıfta kalmanız kaçınılmaz!
Ama bu biricik okulda ayak sürümek başlı başına bir mutluluk
değil mi?
	
Yazının hemen başında şu sözünü ettiğim Roberto Calasso’nun denemeleri, kendi evreninin tanrısı olan yazar ile tanrılara
yakışır bir konum olan mutlak edebiyatın gizemli coğrafyasında
büyük bir yolculuk öneriyor. İsterseniz içsel yolculuk diye de
adlandırabilirsiniz bunu; ne ki arınmanın gerçekleştiği her yöre
bizim kutsalımızdır! Kitaplardan oluşan duvara yüz sürebilir, nice
doyumsuz betikler karşısında gözyaşı dökebilirsiniz!
	
Sonuç olarak Ege’nin kendisi de dikkatle okunması gereken bir kitap değil mi? Mitolojiden çağdaş edebiyatın kıyılarına
kimi zaman dingin, kimi zaman çalkantılı bir okuma ediminin
bağımlısına dönüşüyorsunuz ve yaşamınız zenginleşiyor. Serhat
boylarında Homeros’tan Calvino’ya nice levendin nöbete durduğu bu eşsiz ülkede kaybolmak bile nasıl bir hoşluktur, bilen bilir!
Valery, Nabokov, Borges, Seferis, Barnes, Roth, Tournier… hepsi
ama hepsi aynı ülkeden çünkü. Plaj çantalarına son dakikada
yerleştirilen kitaplar seçimde gösterilen özenden ziyade yakınlık
bekliyorlar. Sözün gücü mavinin de yeşilin de hakkından gelebilir!
	
Durup ince şeyleri düşünmekteki ısrarımız bozgunculuktan başka bir şey değil belki de. Ege’nin akşam esintisiyle hemhâl
olduğu hoşluk saatlerinde yaşamı anlamlı kılan farklı sözcükleri
sıralamak daha kolay bu yüzden. Öte yakadan kopup gelen buzuki

15

tınılarını bu yakadaki ince sazla buluşturan tablo tamamlanmak
için sözcük de aranmıyor üstelik. Sonunda bayrağı şiire teslim
edeceğimiz noktaya da geldik ama onun masum olduğunu kim
söyleyecek? Kumsalı uyandırmaya kıyamayan sessiz (ama ille
de altyazılı) ak köpüklü dalgalar kısacık ömrümüzün rakamsız
muhasebesi değil mi yoksa?
	
Son sözümüzü yine Foça’nın insanı ötelere çağıran lacivert
dalgalarına yükleyelim: Hayranlık uyandıran şeytani zeka kendini
en iyi satır aralarında gösterecektir. Ege rüzgarına teslim olacağı
ânı bir kez daha ve usanmaksızın bekleyen yel değirmenleri bu
metaforun da sıkı bir takipçisi! Kitap sayfalarındaki ayinle birlikte
onlar da dev kollarını döndürmeye başlıyorlar. Öğüttükleri yalnızca
zaman değil! Aklın bir başka akılla girdiği oyunu bir satranç
tahtasını izler gibi izlerlerken sabır dağarcıkları da törpüleniyor!
	
Yenilgi bu nedenle bir kazanım zaten! Yitirdiğimiz zamanı
yaşamın hangi evresinde tartıya vurabildik ki bu güne kadar!
	
Güneş, İncir Adası’nın ardından denizle buluşmak üzere.
	
Evet, ayin bir kez daha başlıyor.
	
Şeytanın var olup olmadığı artık kimin umurunda dersiniz?

16

Mektup 3

“Foça’nın mevsimsel kimliğini de sonbahar olarak ilan etmek
uygun olacak...”

	
Belki de son yılların en uzun, en etkileyici sonbahar
günleri. Kimi mevsimler kimi yörelere fazlasıyla yakışıyor;
Foça’nın mevsimsel kimliğini de sonbahar olarak ilan etmek
uygun olacak... Aslında bu türden değerlendirmeler kişiden kişiye
değişmeye fazlasıyla uygun. Hayatın mevsimsel karşılığı neyse,
yaşadığın yörenin zaman dilimindeki karşılığı da ona göre daha
bir etkileyici oluyor. Sonbahar insan ömrünün son demlerine
yakışan bir dönemdir, malum! Yapraklarınızın sararıp dökülmesi
biraz da ruh halinizle ilintilidir mutlaka ama, tıpkı doğa gibi sizin
de toprağınıza alıp çektiğiniz, doyasıya sahiplendiğiniz değerler
yok mudur! Olgunluğun, dahası bilgeliğin karşılığı da budur zaten!
Bir an gelir ve yaşamın içinden alıp biriktirdikleriniz sizinle ilgili
yeni bir tarife dönüşür. Sonundaysa yaşadığınız dünyaya bu yeni
pencereden bakmayı içselleştirirsiniz. Yine de, seçtiğiniz yörenin
yerleşik kimliğiyle ne denli buluşursanız buluşun, dışarıdan gelen
birinin hissedeceği yoksunluk yakanızı bir türlü rahat bırakmıyor.
Çekip geldiğiniz yerle birlikte aidiyetinizi de gerilerde bir yerde
unuttunuz! Bundan böyle gülümsemeniz yüzünüzde donup
kalacak ve gövdeniz bütün engelleme çabalarınıza rağmen “ben
bir yabancıyım” çığlığıyla sarsılacak.
	
Bir yöreye dışarıdan gelip yerleşenlerin buluştuğu fikirsel

17

payda aidiyet ötesi bir konumla açıklanmalı bu yüzden. Bireyin
gönül odacıklarından birine saklanmış tuhaf ütopyasını bir
biçimde hayatla buluşturması, belki ütopyanın tanımıyla da
çelişiyordur, kim bilir! İnsanın kendi rızasıyla yaşadığı gönüllü
sürgünlük, bir noktadan sonra pek de inandırıcı olmayan bir
tanıma dönüşüyor. Foça’da geride bıraktığım dokuz yılın hemen
ertesinde söylüyorum bunları. Yenilgi duygusunu tatmış biri
olarak fısıldamıyorum üstelik. Henüz karşılaşma şansı yakalayamadığım foklar bu duyguyu anlamaya hazırlar sanki; öyle ya,
onlar yörenin yerlilerinden sayılırlar. Bu konudaki tek sorun, yine
onlarla yüz yüze gelmenin olanaksızlığıyla ilgili. Sahi, adını bile
yöreye bağışlamış bu nadide varlıklar benim adıma yalnızca dergi
sayfalarındaki fotoğraflarıyla mı yaşayacaklar! Hakikatin kimi
zaman kendiliğinden şüpheyle ortaklık kurmasına güzel bir örnek
bu durum.
	
Foça’yla açıp sonbaharla sürdürdüğünüz bir düşünce
alıştırması sonunda sizi kayıplar durağına da getirip bırakacaktır
şüphesiz. Yaşanılan yörenin biz konuklarına kazandıracaklarıyla
ilgili göz kamaştıran düşünceler nedense yitirdiklerimiz konusunda eli tutumlu davranmaktan yanadır. Sonuçta, sonbahar
yapraklarının o ağır aksak salınımı devreye girer ve tanımış
olmaktan keyif duyduğunuz bir insanın, ardında boşluk bırakarak
sonsuza gitmesine çaresizce tanık olursunuz. Benim kayıp
yapraklarım bir dalı donatacak kadar çok değil belki; olmasın
da zaten! Ne ki yitirmenin sonrasında birileri için duyduğunuz
eksiklik, hayat, hakikat ve insanla ilgili bambaşka bir kıymet ölçeri
sürekli işbaşında tutacak. Ressam Avni Arbaş, opera sanatçısı
Nevzat Çidamlı, şair Özcan Yalım, yine bir başka ressam Nevin
Çokay, Foça’nın her dem sevgiyle anacağı adlar. Gün batımına
farklı bir güzellik yükleyebiliyorsak, unutmayalım ki bunda o ânı

18

paylaştığımız insanların da payı bulunmaktadır.
	
Foça bütün bunları düşündürürken fazladan bir yük
yüklemiş oluyor insanın sırtına. Kısa tarihinizde şu karşılık arayıp
durduğumuz tanıma, yani aidiyet duygusuna bile güzellemeler
yazacak noktaya geliveriyorsunuz. Yeni sığınma alanınız, sonuna
kadar savunduğunuz -belki vicdanlara karşı- tanımsız bir adaya
dönüşüyor; ancak Robinson değilsiniz. Sizi her an için yeni bir
Cuma’yla burun buruna getirebilecek sürpriz karşılaşmalara da
şimdiden hazırlıklı olmalısınız.
	
Sonuç olarak, günün birinde gelip yerleşmeyi seçtiğiniz
bir Ege kasabası size özgürlük duygusuyla yüzleşmenin yanı
sıra, derin bir kuyunun kapağını aralamanıza da vesile olabiliyor.
Kentin hay huyu içinde karşılaşma fırsatı bulamadığınız pek çok
yakıcı soru peşiniz sıra dolanıp durmaya başlayacaktır artık. Işin
başında eğlenceli, ötesinde yaratıcı bulduğunuz bu görünmez
rakibin, aslında dost olmadığını hüzünle fark ediyorsunuz. Sert
rüzgarın uğultusu yalnızca yalnızlık senfonisini seslendirmekle
kalmıyor; evet, ağır bir bunalımın da tam eşiğindesiniz! Sözün
başında sonbahara methiyeler sıraladığıma aldanmayın bu
nedenle; sonuçta taşıdığınız ruh hali yaşadığınız yöreye yakışan
mevsimin de karşılığı olup çıkıyor.
	
Aslında sevimli bir mekân olmanın da ötesinde, iki bin
yıllık tarihini ustalıkla saklamayı beceren bir yöre burası. Bununla
da kalmıyor, derinliklerimizden bulup çıkardığımız o bize ait çivi
yazılarını da parlak güneşinde hızla ışığa boğuyor. Rastlantıların
hoş tuzağından oldukça uzakta bir buluşma bu. En iyisi bu
gerçeğe teslim olup işin tadını çıkarmak. Virgilius’un Ölümü de
otuz yıl kadar sonra karanlıklardan baş uzatıp ışıkla buluşmadı
mı zaten! Broch’un yapıtının dilimize yeni kazandırılmış
olduğuna aldanmayın sakın; (teşekkürler Ahmet Cemal) romanın

19

sayfalarına burnunuzu yaklaştırdığınızda cildi çoktan dağılmış,
sayfaları sararmış o eski ve güzel kitapların kokusunu bir anda
alıveriyorsunuz! Eh, Foça’nın uzun sonbaharı için bundan daha iyi
bir öneri olabilir mi!
	
“Uçsuz bucaksız, masmavi gök kubbe toprağın üzerine
tutkuyla abanmış, boşlukta oluşan kollarıyla onu sımsıkı sarmıştır.
Tek bulut yoktur gökyüzünde. Her şey ölüdür sanki. Yalnızca
yukarılarda, göğün derinliklerinde bir çayırkuşu kanat çırpar. Arada
bir de bir martı çığlığı, çın çın öten bir bıldırcın sesi gelir bozkırdan.
Ulu meşe ağaçları amaçsız gezmeye çıkmışlar gibi tembel, dalgın
dikilirler orada burada. Servi boylu ayçiçekleri serpili alacalı
bulacalı sebze bahçelerinin üzerinde, uçan böceklerden oluşmuş
yığınla zümrütler, topazlar, yakutlar doludur…“
	
Bu alıntı ise Gogol’un Akşam Toplantıları adlı uzun
öyküsünden. Sonbaharın yanar döner ışıldağı Ukrayna steplerinde
neden başka türlü olsun ki! Sonuçta ne doğaya ait tespit, ne de
insana ait duygu değişiyor. Dünyanın her noktasında yalnızlık
siyah, coşku kırmızı mürekkeple yazılacak anlaşılan. Ege’nin
küçük kasabasından yola çıkan rüzgarın yanına katacağı biricik
yol arkadaşının incelik olduğunu söylemek yanlış bir teşhis
olmayacaktır bu nedenle. Bu inceliğin açılımına denk gelen
her türden açıklamanın yaşamsal karşılığı mutlaka olacaktır.
Edebiyatın o eşsiz gücü ise yol kenarından bilgece gülümsemekle
yetinecektir. Broch’tan yola çıkıp Gogol’da konaklayan gezintinin
sırrı da burada gizlidir belki.
	
Bütün bu düşünsel geziler bir gerçeği hiç mi hiç
değiştirmiyor aslında. Aidiyet kolay teslim alınan bir kale değil.
Kendi adıma, Ege Denizi’nde ağa takılan balık adlarını kusursuz
öğrendiğim gün, söz konusu sınavda bir merhaleyi daha geride
bıraktığımı düşüneceğim örneğin. Zeytin işleme, şarap tanımlama

20

ya da otların faziletiyle ilgili kelâm etme benzeri ustalık gösterileri
ise şu büyük sınavın sonraki aşamaları arasında!
	
Evet, bundan böyle Foça fırsatını bulduğu her an işin
içinden kolay çıkılmayan yeni akıl ve duygu oyunlarıyla dikilecek
karşıma, bunu iyi biliyorum! Sırası geldiğinde gerekliliğini her
daim tartışmaya açtığımız nice sınavlardır ki, Foça’nın tarihi
Beşkapılar’ına kadar gelip dayandırdı biz yabancıları! Bu yalın
gerçekten kaçış yok. Dahası edebiyattaki kaçışa de benzemiyor
bu durum. Toplumsal küskünlüğün yeni coğrafyalara açılan
kapısı, bireyin kendine yönelik keşifleri için bir işaret aslında.
Yaşamın belli anlarında gerçekleşen kimi rastlantısal kesişmeler,
günün birinde yerini kesinlik kazanmış tercihlere bırakıyor. İşte
kubbede kalmaya aday hoş bir kaza!
	
Öyleyse bırakalım sonbahar hükmünü sürsün! Yaşamın
mevsimsel karşılıkları yalnızca duyguları beslesin ve paylaşılanlar
yalnızca hoşluklarla sınırlı kalsın. Ege’nin öznel tanımı ak köpüklerin, zeytinliklerin, yıkık yel değirmenlerinin yanı sıra bu
cesareti de barındırıyor sinesinde. Gerisi uygun dizeleri bulma,
ötesinde yine onları paylaşmaya değecek kadim dostlukları
kurma becerisine kalıyor!
	
Evet, belki de hepsi bu kadardır. Önümüz kışmış... Kim
aldırır!

21

Mektup 4

“Bir zeytine dokunmak eski bir kitabın ağır ve tozlu kapağını
aralamaktan farklı değil.”

	
İnsan mekân buluşmasının güzel sonuçlarını sanatın
farklı disiplinlerinde izlemenin benzersiz bir keyfi vardır. Fernando
Pessoa’nın şiirlerinde gizlenen derinlik Lizbon’un ara sokaklarında
okurunun karşısına ansızın çıkacaktır. Van Gogh’un, üstünde
kargaların gezindiği buğday tarlaları ya da şaşırtıcı portreleri,
sıradan yaşamın barındırdığı görünmez renklerin Anvers’teki
karşılığıdır. Joyce’un romanlarının kahramanı Stephen Dedalus,
okurunu Dublin’de gün boyu dolaştırırken bacaklarınızı değil
zihninizi yormayı hedef alır.
	
Ege esintisi eşliğinde üretilmiş edebi metinlerin yazınsal
karşılığı için de fazlasıyla kişi ya da mekân adı sıralamak olası
elbette. Ne ki, böylesi bir yolculuk insanın dışında kalan başka
esin kaynaklarına uğrama şansı da tanıyor meraklısına. Niyete
bakan bir durumdur kısacası; isteğiniz sizi kısa sürede hazlar
coğrafyasındaki farklı ürünle karşılaştırmaya hazırdır! Şiirden,
resimden, yontu ya da müzikten baş aldığınızda farklı güzelliklerin
de kendilerini dile getirmekle ilgili olarak sıra beklemekte
olduklarını fark edebilirsiniz. Yaşanılan yöreleri, yer aldıkları
kültürlerde varlığını sürdürmekte olan alışkanlıklarından izlemekte
sayısız yarar vardır aslında. Foça’yı çepeçevre saran alçakgönüllü
tepelerin bir zamanlar bağlara ev sahipliği yaptığını biraz da o
eski, iyiden iyiye sararmış sepya fotoğrafların tanıklığı aracılığıyla

22

öğrenirsiniz. Belgeler, anlatılar, hatıralar çok da geçmişte kalmayan
bir yaşanmışlığın bellek tazelemesine yardımcı olacaklardır.
	
İnsanın öyküsüne başlangıcından bu yana eşlik eden iki
vefalı üründen biri üzümse diğeri de elbette zeytindir. Esrikliğin
şairane yükselişini birincisiyle gerçekleştirirseniz, yaşamsallığın
devamıyla ilgili her türden derde karşılık gelen dermanı da
diğerinde bulursunuz. Zeytin bilge bir ağaçtır. Uzun ömrü
zamanın tortusunu koca gövdesinde dinlendirmiş ve öğretisini
kemikleştirmiştir. Ağacıyla, ürünüyle çok amaçlı bir kimliğe
karşılık gelmesi ise insan evladının hüneridir. Savaştan barışa,
geçmişten geleceğe sıkı bir eşlikçidir zeytinin çilekeş gövdesi.
Dalından küçük bir parçası barışı simgelemeye yeterlidir; ne
ki, masum dalının hemen ucundaki zeytinden çıkarılan yağ
savaş zamanında kazanlarda kaynatıldığında düşmanın canını
yakma suretiyle benzersiz bir savunma aracına dönüşür.
Zeytin, beş duyuyla da kolay ilişki kurar: Alçak tepeleri boydan
boya ele geçiren savruk dalları, Ege’nin görsel karakteristiğidir.
Vazgeçilmez lezzeti ve besinsel değeri dil üstünde iki bin yıllık bir
alışkanlığa dönüşmüştür. Kendine has rayihası meraklı bir buruna
çok uzaktan erken bir çağrı çıkartır. Kulak verilmesi elzem derin
sessizliği ise ağırbaşlı bilgeliğine saygıyla açıklanmalıdır.
	
Bu güzellemenin sonsuz açılımı olmalı mutlaka. Ama
derdimiz ne bağcıyı dövmek ne de zeytinciyi küstürmek olsun.
Her insan bir ülke, her mekân ise bir kimliktir çünkü. Almak
istediğinizde size doğru uzanan bir ağaç gövdesinden nice
öyküler derlenebileceğini kulağınıza yine bir ağacın ulu gövdesi
fısıldayacaktır.
	
Bu noktada Ege duygusunun rotasını şimdilik kaydıyla
bir başka alana taşıyalım: Büyük yolculuğumuz hayatın bizi
çekip götürdüğü yere doğru mudur dersiniz? Belki de hayat,

23

arzularımızın peşi sıra sürüklenip duran bir zavallı köledir, kim
bilebilir! Aslında bu sorular yumağı felsefenin, dahası sanatın
(ikisinin yolu ne de güzel buluşur) bizi getirip bıraktığı bir yol
ağzıdır. Başlangıçtan bu güne heybemizde taşıdığımız tüm
değerler, günün birinde yorgunluk emareleri gösteren bir metalin
bıkkınlığıyla yakamızdan düşmenin işaretini verirler. Doğanın
soyluluğu biraz da sürdüre geldiği inatçılığıyla açıklanmalı bu
yüzden. Kültürün temel göstergeleri, içinde yer aldığımız bölgenin
bize sunduklarıyla sınırlı değildir. İnsan değiştirir, dönüştürür ve
yepyeni tariflerle varoluşunu zenginleştirir.
	
Ege’nin zihnimizi, dahası duygularımızı rahat bırakmayan
coğrafyası, biraz da insanın serüvenine yoldaşlık etmiş bir bölgenin ayrıcalığını taşıyor. Sözünü ettiğimiz iki ürünün gizemi
ve gücüyle bizleri yeniden buluşturan şey ise hayatın sürekliliği
olmalı. Sonuç olarak esriklikle kıvraklığın, düş gücüyle zorlu
hakikatin doğadaki özeti diye de tanımlayabiliriz onları.
	
Foça’da da yaşamsallığıyla insanın tarihine ayak uydurmayı başarmış yüzlerce, binlerce zeytin gövdesi var. Bundan daha
doğal ne olabilir? Göç ettiğim yörede sıklıkla karşıma çıkan ve
burun buruna geldiğinizde sizi serseme çeviren mahşerin o dört
atlısının (iğde, ıhlamur, akasya, at kestanesi) bıraktığı boşluğu bu
kez tüm yalınlığı ve görkemiyle tek bir gövde alıvermiştir: Öyleyse
merhaba zeytin ağacı! İmgeyle, (ah, o güzel eski Türkçemin
tahayyül etmek diye yerinden parmak kaldırdığı) düşlemeyle,
dahası düpedüz düşünmeyle ilişkilendirebileceğiniz bir durumla
karşı karşıyayızdır artık. Duymayı bilenler için o ulu gövdeler ne çok
şey fısıldarlar! Öyle ya, belki onlar da bu toprakların acılı öyküsüne
bire bir tanıklık ettiler. Göçebe insanın kalıcı olamayacağını bile
bile ölümsüzlüğe adadığı serüvenine ayna tuttular. Suretlerini
çilekeş gövdelerine nakışladılar ve gizli fısıltılarla, haykırışlarla

24

bezediler bütün bu anlatıları. Göçebeliğin, avareliğin, tutunma
çabasının, yer edinme ısrarının, iktidar olma özleminin ilk elden
gözlemcisi kesildiler ve kaydettiler belleklerine. O koca, o ağırbaşlı
ve o gururlu gövdelere bakınırken söz ettiğimiz ezberin üstünden
bir kez daha geçmek gerekiyor sanki. Aksi hâl, yani duyarsız
davranış yine bunca öğretinin inkârı olur çünkü.
	
Ege kültürünün ayrılmaz parçası zeytinyağı olgusunun
kendi iç yolculuğu bile koca bir kitabın söyleyebileceklerinden
daha da fazlasını armağan ediyor insana. Gezindiğim gün,
Küçükkuyu’daki zeytin müzesinin görünmez öykücüleri her an
omuz başımdaydı bu yüzden. Ağaç preslerin mükemmel biçimi
bulma sürecinin, gelişkin bir bilgisayardan daha az bir çabaya
ihtiyaç duyduğunu düşünmek haksızlık olur mutlaka. Ne ki,
sonunda yağın öyküsünü de içselleştiriyor insanoğlu ve yalnızca
sunulan nimetin sonuçlarıyla yetinmeyi öğreniyor. Heyecanın,
yerini lezzete bıraktığı bir dönemeç değil mi bu? Ancak, gövde
okuması sanki her an ve her bir ağaçta yeniden başlıyor gibi.
Zeytinliklerin koca birer kitaplık olmadığını kim iddia edebilir?
Ege’nin dağını taşını saran bu kutsal ağaçların kendini insana
alıştırmasını kolay kabullenemiyorum bu nedenle. İda’nın gizli
rüzgarı hâlâ eski bir öyküyü yineleyebiliyorsa coşkusunun kaynağı
da bu kutlu gövdenin narin dalları olmalı.
	
Zeytin gövdesine dokunmanın bir efsun barındırdığını
düşünüyorum bu yüzden. İlle de bir benzetme gerekirse adı
konmamış, türü belirlenmemiş bir enerjinin ışıkla buluşmasından
dem vurulabilir. Sonuç olarak, bir gövdeye dokunuyorum ve
yepyeni bir insan oluyorum. Yüklendiğim bu gizli enerjide yeni
öyküler, yeni suretler, yeni sesler ve yeni dizeler karşılıyor beni.
Bir zeytine dokunmak eski bir kitabın ağır ve tozlu kapağını
aralamaktan farklı değil. Sözcüklerin bittiği yerde aklın çizgiye

25

teslim olmasını anlamak da mümkün. Akıl yol gösteriyor ve bellek
biriktiriyor.
	
Zeytine dokunuyor ve çoğalıyoruz sonuç olarak. Ilık
bir Ege rüzgarı peşimizi bırakmıyor. Sessiz ve ısrarlı takibin yol
göstericiliğinde hiç gözden geçirilmemiş bir tarihi yeniden gün
ışığıyla buluşturuyoruz. Bu eşsiz yolculukta sayfaların arasında
zaman zaman kendimize rastlamak ise hiç şaşırtıcı olmuyor.

26

Mektup 5

“Sahi, bir başka yere, ülkeye, kültüre tanıklık etmek bir insan için
neden çekicidir?”

	
Harold Ramis’in oldukça eğlenceli bir filmidir Bugün
Aslında Dündü (Groundhog Day). Zamansızlığın, dahası seçilmiş
bir zaman dilimine takılıp kalmanın hoş bir alegorisi olarak da
izlenebilir. Bu keyifli komediyi kendi hayatınızla buluşturduğunuz
anda ise ortaya çıkabilecek trajedinin sonuçlarını iliklerinize kadar
hissedersiniz! Düşünün bir; her sabah aynı güne uyanıyor ve asla
akmayan zaman aralığının içinden dışarı taşmak için umutsuzca
çırpınıyorsunuz! Zamanın yeniden başa sarması ölümsüzlük
düşüncesine de kapı aralayan bir hoşluk barındırıyor belki ama
tekdüze olmakta ısrarcı, renkler ve yenilikler içermeyen bir hayatın
cazibesi, derinlemesine düşünüldüğünde ölmekten de beter
gelecektir, inanın.
	
Foça’da sahilde bir gezi yapıyoruz; köpekler, kediler ve
hemen ufkumuzda bizlere eşlik eden her daim aç martı sürüsüyle.
Hayata biraz da onların gözleriyle baktığınızda kış karanlığını
yüklenmiş denizin, yağıp yağmama arasında kararsız kalmış
yağmur bulutlarının ve uzak kayaların aslında size yaşamanın ağır
bir yük olduğunu hatırlatan bir yan barındırdığını fark ediyorsunuz.
Zaman mitolojiden şiire, yazın dünyasının en büyük esin kaynağı.
Yalnızca yazının mı peki? Felsefeden ekonomiye, modadan
alışkanlıklara uzanan koca bir yelpaze açabilirsiniz bu konuda.

27

Tarih, kayda düşme talihsizliğinden kurtulamamış zamanın ta
kendisi aslında. Bu tuhaf dökümün belleğimize ikide bir kaktığı tek
gerçek ise şu: Ey insan, inanması güç belki ama bütün bu geçmiş
sana ait; bundan öte temkinli olman utancını ne ölçüde azaltır,
bilmem! Öyle değil mi gerçekten? Temkin parantezine dahil
edebileceğiniz yoksunlukların, savaş ve kıyımların hiçbir konuda
işe yaramadığını görüyorsunuz ve içiniz acıyor. Sonuç olarak sizi
yaralayan bu olgunun bir biçimde yine şiirle, mitolojiyle kısacası
estetize edilmiş çığlıkla buluştuğunu görmek ise açıklama
yapmada yaya kalacağımız asıl alan.
	
Foça’ya hani bir günlüğüne bile konuk olmanın insanda
nasıl bir duyguya karşılık geldiğini çok merak ediyorum bu
nedenle. Ufka doğrultulmuş bir bakışa gizlenen düşüncenin,
haz alanlarının da ötesinde ne türden sorulara yanıt vereceğini
öğrenmek istiyorum. Sahi, bir başka yere, ülkeye, kültüre tanıklık
etmek bir insan için neden çekicidir? Kanımca, bu konuyla
ilgili olarak insanoğlunun kafasını kurcalayan temel soru farklı
hayatların yine o farklı coğrafyayla kurabildiği uyumun kimyasına
nüfuz etmekle ilgili. Kutupta bizi donduracak soğuğun bir eskimo
için bir şey ifade etmemesi şaşırtıcı değil midir? Aslında bu
düşünce silsilesi insanın diğer insanlarla kurduğu ilişkiye kadar
gelip dayanan bir süreç. Foça’da dolaşan özgür köpeklerin, arsız
kedilerin, delişmen martıların bile eninde sonunda böylesi bir
uyum sorunuyla karşı karşıya olduğunu anlamak için gözlemci
olmaya da gerek kalmıyor.
	
Foça’da kış mevsiminde kişiyi tefekküre yönlendiren
tek olgu erken kararan gökyüzü, sert esinti ve giderek büyüyen
dalgalar değildir. Tefekkür paylaşmayı, paylaşmak ise insana
özgü alışkanlıkları bir kez daha hayata geçirme dürtüsüne iş
başı yaptıracaktır. Alışkanlıklar belleğin nöbetçisidir. Bellek ise

28

biriktirdiklerini kayda geçirir ve bizlere insan olduğumuzu hatırlatır.
Biriktirmenin ve paylaşmanın yazınsal karşılığı ise mektuptur
kanımca. Özlemden gözleme! Birer hoşluklar menkıbesine
dönüşen o güzel mektuplar ne yazık ki kan çekilmesi gibi
hayatımızdan hızla çekildiler.
	
Bu nedenle başlıktaki Foça mektubu aldatmacasına
bakmayın siz. Mektup yalnızlaşma elementlerinin tavan yaptığı
eksik hayatlarımızda belki artık bir ritüel bile değil. Oysa, o nice
kirli sarı sayfalar toplumsal belleğin mahrem hazinesidir. Kimi
aydın işi mektupların bir çeşit vakanüvis olduğunu söylemek
de mümkün bu yüzden. Türk ve Dünya Edebiyatı yazınsal bir
tür olarak benimsediği mektupların seçkin, güzel örnekleriyle
doludur. Bizden Sabahattin Eyüboğlu ile Tanpınar’ın, Azra Erhat
ile Halikarnas Balıkçısı’nın, Kemal Tahir’le Nazım Hikmet’in, Ferit
Edgü’yle Tezer Özlü’nün karşılıklı yazışmaları ilk akla gelen örnekler
arasında sıralanabilir. Stefan Zweig’in Hermann Hesse’den tutun
da Rilke’ye değin pek çok yazı erbabıyla yazışmaları, ya da Virginia
Woolf’un Vita Sackville ile coşkulu mektup trafiği kolaylıkla
ulaşılabilecek örnekler arasındadır.
	
Şu sıralarda bir kez daha göz gezdirdiğim Memet Baydur
ve Adalet Ağaoğlu mektuplaşmalarıysa1, aslında yukarıda
sıraladığım kimi soruların karşılığını satır aralarında okuruna
cömertçe sunan yazışmalar toplamı. Bir başka okur için durum
farklı olur muydu bilmem ama bu yazışmalarda sanki yazarlardan
biriyle daha bir buluşuyor, dahası farkında olmadan taraf oluyorsunuz. Takım tutmaya benzer bir durum da değil bu; ille bir yanıt
aranacaksa empati ile açıklanabilir. Belki yakınlığın özünde o
yazarın yazdıklarından süzdüğünüz ortak dünya duygusu sizi
kendiliğinden yazı sahibinin yanına çekip alıyor.
1	
2005.

Ağaoğlu, A. - Baydur, M., Mektuplaşmalar, İletişim Yayınları, Istanbul.

29

	
Baydur, yazarak soru üreten bir yazar aslında. Yazdıklarını,
bilinç akışı tekniğiyle kaleme alınmış usta bir anlatı diye
değerlendirmeniz bile olanaklı. Ne ki, sorulardan soru üreten zihnin bir noktadan sonra aslında bunu bir reflekse dönüştürdüğünü
fark ediyorsunuz. Baydur, kendisini de başkalarını da yorarak
yaşamış biri. O kısa ama yoğun yaşam, dünyayı olabildiğince içine
almaya çalışan, hoşlukları kendi evreninde toplamayı iş edinen
bir kişiye ait. Bu tespit bir de şöyle ifade edilebilir sanki: Baydur
büyük tıkınma telaşındaki aydın tipolojisi için ideal bir örnek. Sinemayla, müzikle, kitapla beslenen bir yaşamın güzel telaşı dumana
alkole teşne o savruk yaşama her daim kılavuzluk etmiş. Böylesi
bir yaşamı tek boyutlu diye nitelemek haksızlık olur elbette. Çok
gerekliyse, sorgulamaya ara vermeyen bir beynin hayatla kurduğu
yorucu bir oyun diye tanımlayabiliriz belki. Yazdıklarının pek çoğu
(oyunları ve öyküleri dışında) okurla buluşmamış belli; ancak, bu
bile bir yazısında da değindiği gibi kişisel tercihi sanki. Doğallığı
şaşırtıyor en çok; işte düpedüz özgüvenle açıklanabilecek bir
durum. Adalet Ağaoğlu’nun yazdıkları ise daha formel; dahası
hayatı bir parça da kaleme aldıkları üstünden tarif ediyor sanki.
Ağaoğlu’nun onun düşünceleriyle ilgili eleştirilerinde de açığa
çıkıyor bu durum.Yazdıklarında diyor Ağaoğlu, okuduklarının, dinlediklerinin, izlediklerinin karşılığı var sanki. Bundan daha doğal
ne olabilir diye düşündüren bir saptama aslında. Tüm bunlardan
yeni sorular üretebiliyor musun, mesele burada. Bir aydının kendini sürekli “yarı aydın” hissetmesiyle ilgili bir tedirginlik nasıl
açıklanabilir peki? Sanırım insanı rahat bırakmayan bu duygu
sonunda bireyi daha “aç”, daha doyumsuz” kılıyor. Baydur’un
hayatına yazık hayat denebilir mi? Hayır! Yaşananların, üretilenlerin ne denli karşılığı alınmış ki bu güne kadar! Kendi seçimini
kendi güzelleştirmiş bir hayata yazık hayat denemez. Bilinçli bir

30

varoluş modeli bu. Kendi hayatını kendi ülkesi kılmış sonuçta.
Dünyanın herhangi bir yerinde, bir aydının yaşayabileceği her
türden sorumluluk ve tedirginlikle donatmış ülkesini. Yine de
defterler dolusu yazdıklarına göz atmak isterdim.
	
Köpek, kedi ve martıların eşliğinde Büyük Deniz’e kadar
gidiyor, sonra da dönüyoruz. Yürüyüşün sonuna doğru dört ayaklı
dostlarım değil ama kanatlılar sabırsız; uçup uzaklaşıyorlar.
Belki de gezinti keyfinden öte sorunları var, açlık gibi! Kedi ve
köpeklerin karınları hayvan dostları tarafından bir biçimde
doyuruluyor çünkü. Aklımdaki sorunu düşünmeyi sürdürüyorum
bu arada: Mektubun yerini alan sessizlik, sosyal medya denilen
yeni olgunun çığlığıyla tacize uğrayıp zedeleniyor belki ama, söz
konusu çığlık mektup sonrasındaki boşluğu asla doldurmuyor.
Günümüzde bu güzel geleneğin rafa kaldırılmış olmasını kabullenmek özellikle bizim kuşak için nasıl zor! O büyük yalnızlığa
dur demek için bir şeyler yapmak hâlâ olanaklı aslında. Örneğin,
insanın kendi kendisine mektup yazmasının yalnızca hoş bir
şaka olduğunu düşünmüyorum. Günümüzde, bireyin şu kendi
kendine gerçekleştirmeyi alışkanlığa dönüştürdüğü edimlerinin
sayısı giderek artıyor ve bu olgu bireyin yalnızlığını daha bir
belirgin biçimde ortaya çıkarıyor. Bir spor dalından, tenisten örnek
vererek güçlendirelim bu savı. Yalnızlaştıkça tenisi bile bir yerden
sonra tek başınıza oynuyorsunuz; bakmayın onu da kurallara
bağlayıp skuaş diye adlandırdıklarına. Sonuçta oyun, insan ve
duvar arasındaki o duygusuz döngüyle neticeleniyor. Yapılacak
şey basit aslında; şu tek kişilik oyundan vazgeçip tenisin güzel
paslaşmasıyla bir kez daha kucaklaşabilecek kadar yürekli
davranmak. İnanın, bu konuda ikinci bir meraklı belki de kapının
hemen arkasında sizden gelecek bir küçük çağrıyı bekliyordur.
	
Bugün Aslında Dündü; belki de kendi gerçeğimizin bir

31

ifadesi olarak da karşılıyor bizi. Zamanın söz dinlemez kimliğini
dizginleyecek temel enerjinin insanda olduğunu biliyorsak şu
‘ayak sürçmeyi’ de bir biçimde önleyebiliriz. Çocuk yaşlarda pek
çoğumuzun güzel bir alışkanlık olarak benimsediği, ne ki sonrasına
taşıyamadığı ‘sevgili günlük’lerin, aslında çocukça değil, yeterince
olgunca bir çaba olduğuna inanmakla işe başlamak en doğrusu
olacak.
	
Hava iyiden iyiye kararırken eve dönüyoruz. Mahallemizin
kuyruklu sakinlerinin dilleri dışarıda; gözleri fıldır fıldır! Evet,
onlar da bu eğlenceli gezinin arkasından yiyecek bulma telaşına
düşecekler birazdan.
	
Çünkü onların en az benim kadar iyi bildiği bir gerçek var:
Bugünlerin yalnızca dün olarak kaldığı bir zaman diliminde hiçbir
varlık koca gövdesini bir sonraya taşıyamayacak.
	
Tanığım o samimi mektuplardır; yineleyeyim istedim!

32

Mektup 6

“Dünyanın değişme katsayısındaki şaşırtıcı büyüme, vicdanlardaki sızlanmayla ters orantılı mı yoksa?”

	
Nerede yaşıyorsanız dünyanın merkezi de orasıdır. Algılar,
birikimler, değerlendirmeler başka bir adresin yolcusu değil
çünkü. Algılardan söz edince alışkanlıkları da dikkate almadan
edemiyor insan. Sonuçta, dünyanın merkezine koyduğun sevimli bir Ege kasabasında yine o dünyanın muhafazakar bir
bireyi olup çıkıyorsun! Eh, yalancı muhafazakarlık böyle bir şey
olmalı. Toprağına yakın bulduğun değerlerle yetinme kolaycılığı;
dahası o topraklara bağlayan güce tapınmanın benzersiz hazzı!
Belki bir de tembellik maddesini ekleyebiliriz bütün bunlara.
İşin başında böyle biri değilsen bile, sonuçta tutucu olmanın
tuhaf cazibesiyle sınavdan yüz akıyla çıkıyor ve yöre sakinleri
arasındaki yerini alıyorsun. Artık kendinle eğlenebilir, dahası
eleştirdiğin hakiki muhafazakarlık kavramıyla uzaktan yakından
empati gerçekleştirebilirsin! En eğlenceli olan yanı da şu belki:
Sen zaten bu topraklara ait değildin; ötesinde, köklerini toprak
üstünde gezdiren bir birey olmakla övünmüyor muydun! Ah,
şu dünyada en çok kendine yalancı aidiyetler icat edenlerden
korkacaksın! Yalnızca yurt kavramıyla da sınırlandırılmış değil
bu tanım. Tutkudan aşka, tarafgirlikten dostluğa uzun ve tehlikeli
bir mayınlı alanda dolaşıyoruz artık!
	
Foça’da yaşamak Foçalı olmanın yeterli koşulu değil
aslında. Olup bitenlere Ege’nin küçük penceresinden baktığın

33

noktada, dünyayı da aynı pencereden içeriye sığdırmaya
çabaladığını fark ediyorsun. Benimsediğin kavram varoluş
tariflerinden biri olup çıkıyor sonuçta. Sözle buluşan bir yanı da var.
Anlatı seni zenginleştiriyor ve tarzıyla, doğası ve kültürüyle küçük
bir coğrafyanın kocaman bir sözcüsü oluyorsun. Aidiyetin bir
güzel yanı da bu olmalı. Şarkıyı mırıldanıyorum işte, söylememle
yetinme; sen de bana katıl, demeye getiren bir tarz!
	
Sözü hayatın öğütüp un ufak ettiklerine getirince, olan
biteni okumak kaçınılmaz oluyor: Gazete sayfalarına kurban
edilmiş koca zaman dilimleri her daim korkutur beni: Güzelim
kitaplar aydınlık ve çoğaltıcıdır! Ne ki, dipten dibe bir hüzne de
hamallık ederler. Gerçeği fısıldarlar çünkü. Gerçekse ağır ve
acıtıcıdır.
	
Bütün bunları yazdıransa, iki çağdaş yazarın mektuplaşmalarıyla ilgili. J.M. Coetzee ile Paul Auster’in karşılıklı
yazışmaları, her türden düşüncenin de öncesinde saygıdeğer
bir uğraş. İnsan öykünmekten kendisini alamıyor. Hani, önceki
yazılarda da sıklıkla söz ettiğim şu mektup nostaljisinin, kağıt
ve mürekkep ritüelinin ötesine geçen bir durum bu. İki dünya
yurttaşının kaygı duymak, insan olmak, hayal kırıklığı yaşamak,
oyun oynamak… gibi değişik konularda yazınsal bir paslaşma
gerçekleştirmeleri, öncelikle eğlenceli bir okuma vaat ediyor.
Sonuçta dünyanın neresinde olursanız olun, hemen dibinizde
cereyan ediyormuşçasına yaşanan bu sorular ve yanıtlar yumağına duyarsız kalamıyorsunuz.
	
Okumak, sorgulamak ve paylaşmak biz insanoğlunun
bulup geliştirdiği en güzel icat belki de; sonuçlarına katlanma
koşuluyla! Çünkü bütün bu keyifli sürecin yine insanı getirip
bıraktığı tek bir adres var: Öyleyse, kaygı sapağına hoş geldiniz!
	
Alıştığımız yaşam modelleri, içselleştirdiğimiz davranış

34

kalıpları günün birinde değişebilir çünkü. Düşünce ikliminden
silinmeyle başlar bu süreç; ardından yaşam modelinize sessizce
başını uzatır ve kaleyi içeriden fetheder! Evet, değişimin asal
yüzüdür bu: Yitirilenler ve eklenenler sessiz bir törenle değiş
tokuşu gerçekleştirmişlerdir. Değer yargılarındaki hızlı değişimin
ve bunun karşısında yaşadığımız şaşkınlığın başkalarını eğlendirecek bir gösteriye dönüşmesi işten bile değildir artık.
	
Okuma edimiyle ilgili olası değerlerin ilk akla getirdikleri
de yine kitabın mukadderatı ile ilgilidir. Bu fikri açımlamak için
Coetzee’nin 18 Ağustos 2010 tarihli mektubuna göz atmak yeter
de artar bile:
	
“Sevgili Paul, Geçenlerde Güney Afrika’daki bir üniversitenin mezunlar dergisi geldi. Dergide bilgisayar bölümleri,
seminer odaları ve sayılamayacak kadar çok çalışma alanı
olan yeni üniversite kütüphanesinin açılışını kutlayan bir yazı
da vardı. Yazıyı okudum, emin olmak için bir kez daha okudum.
Yanılmamışım. Kitap sözcüğü yazıda bir kez olsun geçmiyordu.”
	
Aklınıza ilk gelenin tersine, insanı umutsuzluk batağına
getirip bırakan bir hazin tablo olarak algılamamak gerekiyor
bunu. Değişen dünyanın yeni değerlerine ayak uyduramamakla
açıklanabilecek bir durum mu peki? Vahim olanı, illa ki aranacaksa,
sorgulamayla ilgili aslında. Ancak sağlıklı bir sorgulama sürecinin
hayatlarımızdan çıkma olasılığı, kitapların kitaplıklarımızdan
çekip gitme olasılığı karşısında çaresiz kalıyor. Bu erken uyarı
süreci bir şeyler yapmamız konusunda neden elimizi kolumuzu
bağlıyor peki? Açıklama aramaktan yana değiliz; çünkü aklımız
daha çok teknolojinin bize sunacağı yeni cazibelerle meşgul! Yalancı muhafazakarlık diye adlandırdığımız alanlarımızı da böyle
belirliyoruz aslında. Kendi değerlerimize sıkı sıkıya bağlı kalmak
ve onların değişmezliği konusunda kıyasıya bir savaşa hazırlıklı

35

olmak. Oysa diye gülümsüyor yanımdaki yaşlı dostum; bilsen
silahlar bile nasıl değişti ve sen hâlâ paslı kılıcı kınından çıkarma
gayretindesin!
	
Öyleyse bütün bu akıl yürütmeler, uzun yazılar, sorular,
sorular… neye hizmet ediyor! Dünyanın değişme katsayısındaki
şaşırtıcı büyüme, vicdanlardaki sızlanmayla ters orantılı mı yoksa?
Bunların da ötesinde içimize kopkoyu bir karanlığı armağan eden
tek duygu aldatılmışlık olmasın sakın! Ama bu nasıl da tehlikeli:
Var olmamızı belirleyen tüm değerlerin bir kez daha ve enine
boyuna sorgulanmasını her bünyenin kaldırabileceğini söylemek
zor. Yeni bir dünya kurulsun belki ama lütfen orada olsun huzur
verin bana!
	
Dünyanın merkezi yaşadığımız o yerdir dedim ama küreselleşme dünyanın her noktasını hızla merkeze dönüştürme
gayretinden geri adım atmıyor. Sonuçta kışın ortasında Foça’da
elektriklerin kesildiği bir gecenin ilerleyen saatlerinde New
Jersey’de yaşayan bir arkadaşınızın internetten size hatır sormakta
olduğunu fark ediyorsunuz. Bu büyük gidiş gelişlerin yorgunuyuz
bir parça da. Ayak diretemediğimiz şey, korkarak fısıldadığımız
o sözcük: Değişim! Ama biz bu sözcüğü yine yalnızca kendi
bedenimizle, aklımızla kabulleniyoruz. Ah, bu fikrimi güçlendiren
bir başka dünya dervişinin, Julien Barnes’ın yeni bir kitabı da
hemen masamın üstünde şu sıralarda. Hınzır ve bilge İngiliz’in Bir
Son Duygusu adlı romanından söz ediyorum. “Anımsama yoluyla
hayatı irdeleyen” çağdaşım, dünyanın bir başka merkezinden
bizlere, aynı kaygı ve düşüncelerle göz kırpıyor: Yaşadığın hayat
biriciktir! Ona güzel davran! Aşka, dahası akılla yapılmış bu öneriye
dirsek çevirmiyorsunuz elbette: Okuyorsunuz zaten, kimi olgu ve
önerilerle ilgili baştan bir kabulünüz var; öyleyse sözümüzü geri
almanın zamanıdır. Bir muhafazakar değilsiniz evet ama değişen

36

her olgunun sizi yerinizden zıplattığına da yakından tanıksınız.
Diyalektiğin bu en köklü olgusuna kim karşı çıkmış ki şimdiye
kadar!
	
Foça’da pek çok sanatçı dostlarım var; kaygıları müşterek aslında. Yaşadığımız dönemin duyarsızlığı giderek beslediği konusunda hemfikirler. Ürettiklerinin kime, neye hizmet edeceğiyle ilgili kuşkuları var. Dost sohbetlerinin, uzun masaların
hayatlarımızdan çekildiğine dair tespitlerde bulunuyorlar. Sessizce katılıyorum onlara. Bu sessizlik paydası ki, her birimizi büyük
coşkulardan çekip alıyor; kendi fil dişi kulelerimizde kime ve neden
ürettiğimizle ilgili şu büyük sorunun ağırlığına inat çalışmalarımızı
sürdürüyoruz. Zaman içinde reflekse dönüşen bu durum belki de
işin hoş yanı.
	
Sonuçta, herkes dünyanın merkezine koyduğu yerden
hayata bakmayı sürdürüyor. Öfkeli dalgalar endişeleri, kaygıları
ak köpüklerine yükleyip götürmeliler; ama mümkün mü bu?
Her birimize gerekli olan o güç gidenle değil gelecek olanla ilgili
çünkü. Yalancı muhafazakarlık sonunda zincirlerinden boşanıyor
ve yeni olanın peşinde düşüyor. Henüz yazılmamış, masamıza
konmamış daha nice kitap var ve onları okuma düşüncesi bizleri
şimdiden heyecanlandırıyor.
	
“Yine akşam oldu”, diyor yaşlı dostum. “Evlerimize tıkılacak
ve kör ışıkta bambaşka hayatların peşine düşeceğiz!” Elbette
kitaplardan söz ediyor. “Fena mı?” diyorum, “Okuyacaklarımız
biraz da kendi hayatlarımız! Takibe aldığımız her öykü ne güzel
ki bizi hayatın sıradanlığından çekip alacak ve en uzak noktaya
taşıyacak!” Yaşlı dostum başıyla onaylıyor beni.
	
Ege’nin uzaktan kekik, yakından anason kokan gecesindeki güzel serinlik içimizi ürpertirken, bir yandan da bize
yaşadığımızı hatırlatıyor.

37

Mektup 7

“Huzurlu bir vedanın, telaşsız bir hazırlığın Narayama’yı anımsatan bir hırçınlıkla ortaklığı yok en azından…”

	
Gençlerin bayıldığı bir yer değil Foça. Çünkü tatil
beklentilerine yanıt verecek bir albeni barındırmıyor. Geceleri
kendini oradan oraya atacağın büyük, yarı karanlık ve gürültülü
mekânlar yok. Alemlere akmanın adresi yalnızca hayal gücüyle
sınırlı kısacası. Genç insana haksızlık ettiğimi de düşünmüyorum
ama sıkı bir hayal gücü bile, her türden birikimi yedeğinde taşıma
ihtiyacı duyuyor.
	
Oysa belli bir yaştan sonra aranan şey öncelikle dinginlik.
Foça’nın vaat ettiği de bu zaten. Söz konusu beklentiye zar atan
kazançlı çıkıyor sonuçta. Geride bırakılan yaşanmışlık, dinginliğin
hak edişiyle örtüşüyorsa sorun yok demektir. Ama gençlerden
bunu istemek haksızlık olmaz mı? Sonuçta, bu balıkçı kasabasında biz orta yaşlılara teğet geçen genç kesim, yöreyle ilgili
asıl tanımın da belirleyicisi oluyor. Hayatla ilgili olarak, gürültüye
gitmeye karşı durmanın bir yöntemi de kendi zamanına, kendi
değerlerine, kısacası kendine sahip çıkabilme becerisi belki
de. Orhon Murat Arıburnu’nun Mahkumlar adlı güzelim şiirini
hatırlamanın tam sırası:
	
	
	

Ekseriya sabaha karşı
Kurşuna dizilir mahkumlar
Bir sünger taşına döner

38

	
	
	

Anne sütünden yapılan heykel
Bari trampetler çalmasa
İnsan gürültüye gitmese

	
Foça’da gürültüye gitmeseniz de, yaşayacağınız muhtemel
bir ayrılık, dünyanın herhangi bir noktasında yaşanabilecek bir
ayrılıktan daha az sıkıntılı olmuyor. Japon Sineması’nın unutulmaz
ürünü Narayama Türküsü’nü elbette anımsayacaksınız. Ölüm
sırasının geldiğine inanılan yaşlıları sırtlayıp dağın tepesine
bırakmayla ilgili gelenek, hayatın kıyıcılığının yanı sıra doğanın
karşı konulmaz yasalarına sessiz ama derinden bir saygı
duruşunun da ifadesi çünkü. Evet, yaşlılık her yerde, her koşulda
bir yük aslında. İnsan gövdesi bir yerden sonra öncelikle sahibine
ağır gelmeye başlıyor ve bu duygunun doruğa ulaştığı noktada
hazlar dünyasından el ayak çekme hazırlığı sanki kaçınılmaz
oluyor.
	
Foça’ya yaşlılar yurdu demek de haksızlık aslında. Ne ki,
belli bir yaşanmışlıktan sonra aranan tüm özelliklerin, yörenin
sinesinde her daim servise hazır olduğunu eklemekte de yarar
var! (Akşamları içki masalarında günah çıkarabilir, ertesi sabah
uğradığınız çay bahçelerindeyse, yine aynı akşamla ilgili olarak
pişmanlık yaşayabilirsiniz!) Huzurlu bir vedanın, telaşsız bir
hazırlığın Narayama’yı anımsatan bir hırçınlıkla ortaklığı yok en
azından. Ama sözün başındaki dinginliğin ne türden açılımlar
gizlediğini algılamak için, yine de şu yaşanmışlığı geride bırakmak
zorunlu sanki.
	
Eski bir söylem olmakla birlikte, kimi güzelim yörelerin
tanıtım bültenlerinde hâlâ yer bulan “cennetten bir köşe” üst
başlığı, şimdilerde kara mizahın hoş bir örneklemesi olmakla
sınırlı kalıyor. Öyle ya, son adrese yakın durduğunuzu da düşün-

39

düren ürkütücü bir mesaj bu aynı zamanda. İki arada bir derede
kalmanın tuhaf karmaşası, yaşanılan dünya ile gidilecek o
bilinmez ülkenin arafında gerçekleşen hesaplaşma için doğru
bir adres olmalı.
	
Oysa Ege’nin temel karakteristiği yaşam coşkusunun ta
kendisi belki de. Hatırlayalım, Argonotlar uzun yolculuğa yelken
basarlarken kaderci bir bilinmeze değil, altın posta ulaşmayı amaç
edinmişlerdi. Sapho’nun şiirlerinden taşan yaşam coşkusu aleve
dönüşmek için okurundan gelecek küçücük bir işaretin peşindeydi.
Braudel’in Akdeniz’ini başucu kitaplarımız arasına yerleştirdiğimiz
günlerde aklımızın o engin coğrafyasına ölümün gölgesi düşebilir
miydi acaba? Diyalektiğin özünde netlik ve berraklık vardır. Yaşam ve ölümün zorlu yolculuğunda yokluğun kıyılarına yanaşmak
hiçbir gezginin gündeminde yer almaz. Sonuç olarak, iş yine öz
itibarıyla insanın kendini tarif etme biçimine gelip dayanıyor.
	
Huizinga Homo Ludens adlı çalışmasında insanın aslında
oyun oynayan bir varlık olduğunu söylemeye çalışır! Yazarımıza
göre, oyun oynayan hiçbir iki ya da dört ayaklıdan zarar gelmez.
Huizinga’nın teorisinin en erken ve akılcı biçimde hayatla buluşmasının, öncelikle yine Akdeniz havzasında gerçekleştiğini görüyoruz. Doğanın öz suyunu simgeleyen Bacchus adına yapılan
şenliklerin merkezinde de hayatın taklidi var çünkü. Sonuç olarak
yapılan işin, insan zekasının ışıldattığı ironiyle sıradanlığı alt
etme çabası olduğunu söylemek mümkün. Bu arada dans ve
ilahilerin güzelleştirdiği Dionysos Şenlikleri’nin merkez üssünün
Atina olduğuna bakmayın siz; bölge fazlasıyla geçirgen aslında!
Hangi konuda mı? Her konuda diye yanıtlayalım bu soruyu. Kutsal
suyun yaşamı güzelleştiren efsunundan tutun da, demokrasinin
nimetleri üzerine uzun ama bir o kadar da doyumsuz diyaloglarla
zenginleştirilen hayli çekici bir listeden söz ediyoruz.

40

	
İnsanı, yaşadığı hayatı anlamlı kılan bir varlık olarak
tanımlayanların (en azından bunu konu edinenlerin) yine aynı coğrafyayı paylaşan kişilerden olması da rastlantı değil.
Aıskhylos’tan, Euripides’ten, dahası Sofokles’ten dem vurmanın
zamanıdır şimdi. Yaşamın çarpıcı bir metodolojisi olarak tanımlanabilecek tragedya geleneği, iki bin yıl öncesinden ve dünyanın
en eski, en güzide medeniyetinden bizlere göz kırpmaya devam
ediyor dersek çok mu abartmış oluruz! Peki olay nerede geçiyor?
Evet, can alıcı soru burada gizli belki de. Ya uygarlığın filizlendiği
kutsal mekânlar adına verilen onca savaşlara duyarsız kalmak
olanaklı mı dersiniz? Günümüze bakalım bir de. Yöreye yapılacak
büyük alışveriş merkezlerinin inşasında, örneğin zemin katlara
garaj yerine tiyatro salonları kondurulmasıyla ilgili bir koşul
getirseydik parodi için başlı başına malzeme olmaz mıydık
acaba?
	
Evet, sonunda o büyülü sözcüğü de fısıldadık işte:
Tiyatrodan söz ettik. Uygarlığın önemli göstergelerinden birimi “sahneyle buluşturduk” ve onun soluğunu gök kubbeye
gönderdik. Üstelik bunu farklı bir evrende, bir dünya olarak tarif
ettiğimiz sahnede gerçekleştirdik! Shakespeare üstadın ‘her
yer bir sahnedir’ diye kelâm etmesini elbette hoş ve romantik
bir söylem olarak değerlendirmekle yetinelim. Öyle ya, çarşıda
az önce başlamış bir komediyle yüz yüze gelmek o kadar da
kabule açık görünmüyor! İşin içinde eğlenceye konu olmak da var
çünkü! Sonuç olarak mekânı kutsamaya devam edelim ve insan
soyuna yakışan bir direngenlikle doğal hakkımızı usanmaksızın
yineleyelim: “Oynuyorum öyleyse varım!”
	
Belki de bir düş kurdum; tıpkı Martin Luther King gibi!
Ne ki, gerçek olmanın da ötesinde, “oyunla” sınırlı bir düş olarak
kalsın bu seferki. Gerçek sözcüğünün hemen sonrasında aça-

41

cağınız bir parantezin içine ne çok sözcük yerleştirebilirsiniz!
Ancak unutmayalım ki, özgürlüğün, aydınlığın, uygarlığın hemen
arkasında size bilgece gülümseyen bir homo ludens olmadıktan
sonra tüm bu çabalar boşunadır. Hayatı taklit etme hoşgörüsüne,
dahası onunla eğlenme becerisine sahip olamayan bir toplumun
hiçbir talebi ciddiye alınamaz; çünkü o zaten kendisini yalnızca
elindekiyle yetinme öğretisiyle sınırlandırmıştır.
	
Her daim genç kalabilmenin sırrı da burada gizlidir belki.
Oyun hayatla, hayat şarapla, şarap şiir ve coşkuyla buluştukça
kimse sizi sırtlayıp yüksek doruklara çıkarmayı aklından
geçirmeyecektir!
	
Ege’nin eşsiz ikliminde gençlerle en azından bu öğretiyi
paylaşmak isterdim! Evet, belki de yalnızca bu kadarını! Ne var
ki, şu sözünü ettiğim teğet geçişleri daha derinlikli, daha kalıcı
kılmak için bile ne oyunlar icat etmek gerekiyor kim bilir!
	
Sahi, bütün bu sızlanmalar sanatı yüceltmek için değil
miydi? Sanırım bu konuda yine ondan yardım almak gerekiyor!
	
Öyleyse kalem uçlarını sivriltmenin, fırçaları temizlemenin,
sahneleri süpürmenin - her zaman olduğu gibi- tam zamanıdır.

42

Mektup 8

“Bütün yalnızlıkların içi insanla doludur.”

	
“Bütün yalnızlıkların içi insanla doludur” der Kafka bir
metninde. İnsansız hiçbir şeyin tarifi olmaz gerçekten; yalnızlığın
bile! Ne ki, adını tam olarak koyamadığımız bir yabancılaşmanın
her birimizi hızla yalnızlaştırdığı da bir gerçek. Kalabalıklar içinde
sessiz denizaltılar gibi dolanıyoruz. Kuyruğumuz bir başkasının
kuyruğuna dokunmasın diye yaşadığımız telaş, gösterdiğimiz
titizlik giderek içinde yuvalandığımız kabuklarımızı daha bir
sertleştiriyor. Kendi fildişi kulelerimizde sürdürdüğümüz inşaat,
kat üstüne kat çıkıyor, sonuçta ortaya sunulan tuhaflığın Babil
Kulesi’nden hiç farkı kalmıyor. Gizli ve yoğun okumalarımız
hangi katmanda çoğaltıyor bizleri; algılayarak, sorgulayarak
ve zenginleştirerek büyüttüğümüz ‘incelmiş zevklerimizin’ bir
başkasına katkısı oluyor mu örneğin? Yeni bir heyecanı, içinizi
ışıkla dolduran bir coşkuyu en son ne zaman yaşadık acaba?
Çoğaldıkça bizi azaltan bir illetin kıskacındayız belki de. Yalnızlığın
onlarca, yüzlerce tanımı olmalı ama en içinden çıkılmaz olanı
‘insanın kendisine bile sağırlaşmaya başladığı’ noktaya işaret
edeni mutlaka.
	
Sonunda olup olacağı buydu! Islak köpeklerin adımladığı
deniz kıyısı, boz renkli bulutlar, yağmur tedirginliği ve melankoli…
hepsi birden buluşup hakiki dostluğun bedelini bir biçimde
ödetiyorlar. Kötümserseniz şayet, bunu erin düşünmelere borç-

43

lusunuz! Ege’de konaklayacağınız herhangi bir yer, duyguyla
harman olmuş kaygılarınıza ev sahipliği yapma konusunda
dünden hazırlıklıdır; inanın buna. Özde saklanan gerçek ne olmalı
peki? Melankoliyi neden bayraklaştırıyoruz acaba? Yalnızlığımızı
elimizden çekip alacak her türlü hıyanete göğüs germeye
hazırlıklıysak neden kolaylıkla dağılıyoruz?
	
Önce mevsimler bozuldu sonra kadirşinaslıklar diye
topluca yanıtlayabilirim bunca biriken soruyu. Kış ortasında
yüzünü gösteren güneşin ışıltısında insanın ruhunu daraltan
bir tuhaflık var çünkü. Zamanın şaşırtıcı hızı nankörlüğe de
esin kaynağı oluyor. İnsanın içini ısıtan bu güzel aldanışa
kulak veriyor ve gövdenizi dışarıya atıyorsunuz; ancak kıyıda
tembelce dolaşmanın rehavetine iç sıkıntısı sızıyor. Ah, diye
mırıldanıyorsunuz sonunda, güneş nasıl da yakıyor! İyi ama
daha iki gün öncesine kadar sobayla kan kardeşi olan yine
bizler değil miydik? Battaniyelerin altına sığınırken kurduğumuz
yaz düşleri bir fragmana dönüşüp karşımıza dikildiğinde sivri
tırnaklarımızı neden ortaya çıkardık? Ne istediğini bilmez bir hâl
tehlike barındırıyor gerçekten; pusulasını yitirmiş tekne örneği
konaklayacağınız o liman rastlantı tanrısının insafına terk ediliyor.
	
Ege kasabalarına kendini atan biz kaçakların bir dileği
de, böylesi bir kaybolmuşluk duygusuna teslim olma güzelliği
mutlaka. Yine de kontrolü tamamen dış güçlere bırakmaktan
yana değiliz nedense. Gizli bir takibi var bu kaybolmuşluğun.
Önceden programlanmış, adresi, durakları baştan belirlenmiş bir
büyük tur! Oysa gezgin kişi biraz da yolculuğun rüzgarına kulak
kabartmalı. Gönül sesine, şiirin çağrısına, dalganın serenadına
bu yörede de ortak olmayacaksanız işiniz zor demektir. Ama
insanoğlu gerçekten nankör! Bir dostumun geçenlerde söyledikleri bu duyguyu iyi özetliyor aslında. Biliyor musun demişti

44

sevgili dostum; Foça’da olmak, bu ıssızlık ve kaybolmuşluğa
karışmak gerçekten çok hoş. Yine de, şuralarda kolaylıkla
ulaşabileceğimiz yakınlıkta bir AVM bulunsaydı fena mı olurdu?
Mağazalarında dolaşır, kitapçı raflarında kitap, dergi bakınır,
acıktığımızda da sıcacık patates kızartmasından atıştırırdık!
	
Şimdiki zamanın insanı getirip bıraktığı, dahası fazlasıyla
soyutlamaya açık bir meydan tarifi aslında bu. Öyle bir meydan
ki, dilediğinizde kalabalıkla iç içe oluyor, yine dilediğinizde tek başınıza kalıveriyorsunuz. Hiçbir yere sığamadığınız noktada geçici
bir süre için yerleşeceğiniz Robinson adacıkları da barındırıyor
bu meydan; ruhunuz daraldığında, ışıkları yanıp sönen cazip
eğlence mekânları da! Bildiniz, bu meydan bir büyük lunapark
aslında! Kumbarasına bozukluğu yerleştirdiğinizde seçtiğiniz
oyuncaklarla zaman geçirebileceğiniz bir oyun alanı! Kafka’nın
deyişindeki karanlık hüzün bu noktada bir kez daha yüzünü
gösteriyor işte. İçi insanla tıka basa doldurulmuş yalnızlıklar yine
biz fanilerin seçimlerinin bileşkesi. Kimse yalnız olmak istemiyor
belki ama kimsenin kimseye tahammülü de yok! Çağın şu en akla zarar oksimoronu yakamızı asla rahat bırakmayacak anlaşılan.
	
Günümüzün sözü dinlenir düşünürlerinden Levinas, ötekini anlamanın aynı zamanda ötekinin başkalığına son vermek
olduğunu söyler. Anlamanın, iktidarın bir başka türü olduğuna
işaret etmektir bu. Bildiğiniz gibi anlamak her şeyden önce anlama
çabası ve duyarlılığıyla ilgili bir kavramdır. Çevreni, yakın ya da
uzak insanlarını çözmek, dahası algılamak bir zafer kazanmak
değildir sonuçta. İnsanın hayattan talepleri dünyanın hiçbir
noktasında değişmiyor. Söyleyeceğim şu: en büyük yabancılaşma insanın kendisinde başlıyor aslında. Tanımayı diliyorsan
önce en yakınındaki kapıyı zorlayacaksın; yoksa... gittiğin her yer
gurbetin olur!

45

	
İletişimde ışıltılı bir aşamadayız oysa. Bir “tık”ın size
sunacağı mucizeler saymakla bitecek gibi değil; ama bu büyülü
dokunuş bir başka insana ulaşmak için yeterli mi gerçekten?
Ortak duyguların irtifa kaybettiği bir çağdan söz ediyoruz ve bu
çelişki belki de yalıtılmış odalarımızla ortaklık vadeden sokaklar
arasındaki uçurumu gitgide büyütüyor. Eski kaygıların yerini
yeni boş vermişlikler aldı, kim inkâr edebilir! Bir başkası adına acı
duymanın “tadı” bile eski kitaplarda kaldı çünkü; ya o eski kitapları
kaç kişi karıştırıyor ki günümüzde? Çünkü dünyanın ahvaline de
renkli camlar aracılığıyla yine bu sıcak ve yalıtılmış odalarda tanıklık
ediyoruz. Savaşlar, kırımlar ve kıyımlar söz konusu teknolojinin
sunmakla yetinmeyip sıradanlaştırdığı birer oyuna dönüşüyor.
Hızla eskiyen gündemin içinde, özel bir değer atfettiğiniz bir olay
ya da durumun sudaki çöp kadar değeri kalmıyor; suyun gücü
onu da çekip götürüyor. Dünyayı algılamaya çalışan, düşünce
üreten, en önemlisi çoğalttıklarını paylaşmaktan yana olan insanın
işi giderek zorlaşıyor. Fildişi kulenizin yalıtılmışlığında içinizi
arındıran yeni ve parlak bir cümlenin, sokağın paslı aydınlığında
fersiz kaldığını fark ediyorsunuz.
	
Kış sonunda bitecek. Güneşin has ışığı tuhaf duyguların
önüne geçecek ve aklımızı kurcalayan tüm soruları bir sonraki
kışa erteleyeceğiz! Öyle ya; zaman parkı oyuncakların dilinden
iyi anlıyor. Şimdiler uzanılacak kumsalın, okunacak hafif kitapların
ve çoğaltılacak haz kaynaklarının erken araştırma günleri! İşte
Ege’de insanı çalışkan kılan o kutlu güdüyle buluştuk sonunda.
Ama yine de frene basacak noktayı bilmekte yarar var. Hem zaten
dostumun şaka yaptığına da eminim: Kolay ulaşacağı AVM’den
paçayı kurtarmaya çalışan ilk muzdarip yine kendisi olmaz mıydı?
	
Foça gibi sakin olduğunu düşündüğümüz köşelerde
içselleştirdiğimiz yalıtılmışlık hali hoş bir aldatmaca yalnızca.

46

Yalnızlıklarımız bile bizlere iki beden büyük geliyor. Saint
Exupery’nin yakın dostuna yazdığı bir mektuptaki içten şikayet
dönüp dolaşıp karşımıza dikiliyor: “Geçinme, çocuklarını doyurma,
aybaşına ulaşma kaygılarının yaşama sıkı sıkıya bağladığı insanları
seviyorum. Çünkü onlar yaşam konusunda diğerlerinden daha
çok şey biliyorlar!” Okuduğum satırlar bir müsekkin gibi geliyor;
rahatlatıyor, dahası gülümsetiyor. Bu öğretiyi bayraklaştırdığımız
noktada denizimiz fırtınayı ardında bırakıyor ve kendi seçtiği
limana sığınan bir tekneden farkımız kalmıyor. Demirleyeceğimiz
her yeni koya da bu dinginliği taşıyacağız bundan böyle. İnsanları
her günkü kavgaları içerisinde saygıdeğer kılan şey, bizleri ortak
paydada buluşturan aydınlık bir pencereye merdiven dayıyor;
evet, olan biteni bu!
	
Foça’nın patladı patlayacak kayısı dallarında bu güzel
uzlaşıya tanıklık ediyoruz. Erken baharın rengarenk habercileri
baş döndürücü bir kokuyla iş birliği içerisindeler. Önce gözlerimizi
yumuyor ve içimize derin bir nefes çekiyoruz… Ardından bütün
yalnızlık tariflerinin içi bir anda boşalıyor!

47

Mektup 9

“Bir sanat eri, politikacı ya da futbol meraklısı olmanın da
öncesinde homo economicus değil miydiniz?”

	
Çarşıdaki hareketlilik hemen göze çarpıyor. Paranın
tutuşturduğu heyecan ateşi ilçenin kılcal damarlarında şimdiden
dolaşmaya başladı bile. Güneş, kum deniz, eşittir para! Homo
economicus hayatla ilgili tüm kuralları yerinden etmeye dünden
hazırlıklı sanki. Geçerli olan sistem doğadaki sistemden farklı
değil aslında. Vahşetin tanımını daha uygar, daha acısız yapmanın
yolu var mı peki?
	
“Sezonun eli kulağında!” diyorum lokantacı dostuma.
	
“Asıl onun eli bizim kulağımızda,” diye yanıtlıyor beni.
“İyi bir sezon geçiremezsek ne kulak kalır bizde, ne de göz!” diye
sürdürüyor sevimli gülüşü eşliğinde.
	
Kış uykusundan uyananlar kolaylıkla ayırt ediliyor;
dahası, bütün bir kışı gözünü kırpmadan geçirenler bile! Sırtını
sıcak tutmanın, karnını doyurmanın, denizde serinlemenin
günümüzde ciddi bir karşılığı var ve bütün bu üst başlıklar insanı
‘para kazanması elzem bir canlı’ konumuna getirip bırakıyor.
Sonunda vitrin camları parlatılıyor, kırık sandalyeler onarılıyor ve
masa örtüleri yenisiyle değiştiriliyor. Masaların üstündeki beyaz
vazolara kır çiçekleri yerleştirme işlemi elbette unutulmuyor. Ruh
ve maddenin bir başka kardeşliğidir bu; önce ruhunuz, ardından
mideniz şenlendirilir! Bu sevimli mekânlarda sezon öncesindeki
ilk laboratuar çalışmalarını yapmak, dahası onay vermek yine biz

48

yöre sakinlerine düşen bir görev. İkiletmeden görevin gereklerini
yerine getirmeye başlıyoruz. Favadaki yağ oranı nasıl, sarımsak
miktarı yeterli mi, balıkları bu kadar uzun süre tavada tutmanın
alemi var mı… Bütün bu meseleler hassas damaklarımız ve bilge
bakışlarımız eşliğinde teste tabi tutuluyor. Geciken buz kabının
ayağını seri alıştırmasıyla ilgili ilk uyarı yine bizlerden geliyor. Ya
eksik kalan musiki? Ya nihavent fasıl? Anlaşılmıştır; görücüye
çıkma öncesinde her şeyin kusursuz ve eksiksiz olması eninde
sonunda biz yöre sakinlerinin sorumluluğu dahilinde! Bizler de bu
işi gönüllü olarak yapmıyor muyuz zaten! İnsanoğlu yaz mevsimi
içerisinde yakalayacağı o büyük devridaim için öncelikle kendisini
tazeliyor; ardından gövdesini işe koşuyor. Oyunun kuralını
şaşırtacak, tadı kaçıracak her türden olgu ve durumun bu asude
mekânlardan uzak durması için gereken özen ve çaba gösteriliyor.
	
Wittgenstein, “dilimin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır,”
der Tractatus Logos’un bir yerinde. Foça’da dilin ve dünyanın
sınırlarıysa aşkın ve taşkın olmanın emrine amade aslında.
Sözcükler sağlığa, güzellik ve aşka adanıyor. Dilin sınırları
yine dilin döndüğü ölçüde kendi coğrafyasını belirliyor. Ölçüyü
kaçırdığınız bir noktada dil bile ihanetin hizmetine girmez mi
zaten! Hoşluk vadeden her güzel masanın bir o kadar da hoş
insanlara hasreti vardır. Kem suratlar, akmayan sohbetler, kötü
şakalar ve giderek kaçınılmaz hale gelen sövgüler hoşluk ülkesini
bir anda tarumar edebilir. Masaların asal mezesi güzel sözler ve
doyumsuz sohbetler olmalıdır bu nedenle. Kadeh çınlatmaların
arasına yerleştireceğiniz kelamlarınız, şakalı sözleriniz, ince
dokundurmalarınız ve doyumsuz sohbetiniz heybenizde değilse
ne ufkun ne de bakıra çalan gün batımının şenliği olur.
	
Foça’da liman boyunca gezinirseniz insanların keyifli
olduğunu görürsünüz aslında. Uzun masalarda paylaşılan o

49

hikmeti kendinden menkul asal elementin! sevgi olduğunu fark
edersiniz. Sözcük sarfiyatında sizin göstermeye çalıştığınız
hassasiyetin o masalarda esamesi bile okunmaz. Herkes bir
ağızdan konuşur ve yine herkes bir diğerini gerektiği kadar dinler.
Abartılı kahkahalar giderek çekilmez bir uğultuya dönüşür. Çocuk
vızıldamaları arada kaynar gider ve insan belki de olmak istediği
fotoğrafın içinde bulunduğunu o saat kavrar!
	
Düşüncenin billurlaştığı o kutsal anları bu türden muhabbet masalarında aramak fazla bir talep bu yüzden; hani,
dilinin ucuna gelen her türden kelamı yumurtlamak ne denli sakil
ve fazlaysa bir o kadar fazla diyelim. Aslında şiirin, düşüncenin,
hayattan süzülüp gelmiş hikmetin eser miktarda da olsa ifadesi,
ortamı da masayı da yalnızca yükseltmekle kalmaz, sohbetin
akışkanlığını yönlendirir ve keyifleri katmerler. Biz yazın erlerinin
ısrarlı beklentileri işi bu denli sahipsiz bırakmaktan yana değildir.
Sohbetin fikir ve felsefeden uzak kaldığı düşüncesiyle dozu
yükseltmeniz havayı serinletmek için birebirdir! Yazarsanız
şayet şiiri, öyküyü; politikacıysanız güncel rezil gelişmeleri katık
ettiğiniz o özenli masalara bir an gelir yabancılaşabilir ve belki de
bütün bu güzelliklere haksızlık ettiğinizi fark ederek utanırsınız.
Ama ne gam! Her şey beklentiler doğrultusunda görevini yerine
getirmektedir. Bir sanat eri, politikacı ya da futbol meraklısı
olmanın da öncesinde homo economicus değil miydiniz? Bedelini
ödediniz ve mezelerin yanı sıra bu türden bir özgürleşmeyi de
satın aldınız. Bu masaları belirleyen varoluşçu anlar, toparlanıp
ayağa kalktığınız anlardır bu yüzden. Şimdi eller bunca güzelliğin
tartıya vurulacağı asıl arenaya, yani cüzdanlara doğru uzanacak
ve biriktirip paylaştığınız onca şeyin bedeli bir anda ödenecektir.
Müsterih ve mutlusunuzdur. En az restoran sahibi dostlarımız
kadar!

50

	
Bir yörenin kendine has özellikleri geldiğimiz şu son
noktadaki gerçeği asla değiştirmez. İşin aslı devranla ve onun
bir biçimde dönmesiyle ilgilidir. Hayata ait beklentilerin, görev ve
sorululukların, akıtılan ter ve gözyaşının karşılığı tüm bu anları
ölümsüzleştirmek içindir. Arka masalarda, gözden uzak durmaya
çalışan ve sessizce şiirlerini paylaşan genç aşıklar bile dahildir
bu oyuna. Yediden yetmişe paylaştığımız tek olgu hayattan kâm
almak ve bu şölenin ömrünü olabildiğince uzatmakla ilgilidir.
	
Yengeç Dönencesi’nden bileceğiniz Henry Miller’in bir
tespitine kulak vermenin tam sırasıdır: “Benim için sanatçı da
filozof da gözlük camı yontuyor gibidir. Bu hiçbir zaman söylenmeyecek bir şey için dev bir hazırlıktır. Günün birinde gözlük camı
mükemmel olacak ve biz insanlar net olarak görebileceğiz!”1
Miller’in felsefe merakı kendisini gözlük camı parlatıcısı Spinoza’nın yanına yakıştıracak denli yoğun anlaşılan. Ancak, hayatla
ilgili biriktirdikleriniz sizi yine hayatla ilgili sorgusuz sualsiz, hani
deyim yerindeyse düşünce yetimi bırakabilir ki, bu da arzulanan
bir hal değildir. Hoş mezelerin ve gayrı meşrubatların eşliğinde,
ne hayatın ne de ufkun netlik ayarı yapılabilir.
	
Foça restoranlarında bıçakların bilenmesi, aslında hayatla
ilgili başka türden bir bilenmenin de göstergesidir. Hayat nankörlük etmiş ve her birimize kötü davranmamış mıdır? Karşılıksız
aşklarla karşılıksız senetlerin cenkleştiği bu küçük yörelerde
aslında kimsenin hanesine artı puan yazılmaz: yaşanılanla yetinelecek ve olabildiğince efendi davranılacaktır!
	
Balıkçı motorları bu telaşın dışında nedense. Sokağın,
çarşının, restoranların yaşadığı panik atağı uzaktan izleyen
balıkçının bilge duruşunu okumak da mümkündür: Ne olacak yani? Dünyayı mı kurtaracağını sanıyorsun? Hırsın son durağı hiçbir
1	

Miller, Henry, Yengeç Dönencesi, Siren Yayınları: İstanbul, 2012.

51

cihanda olmadı. Mezarlıklar bu savaşı kaybedenlerin adlarını
taşıyan taşlarla dolu. Romantik bir söylemdir bu; daha doğrusu
hayatı yalnızca görmek istediğin vizörden izlemeyle ilgili bir
nafile uğraş. Öyle ya! Yaklaşıp hatırını soracağın balıkçı esnafının
mazot fiyatlarındaki artıştan başlayıp fakirleşen ummanın verimsizliğiyle tamamlanan sızlanmaları daha acımasız ama daha
hakiki olacaktır.
	
Sonuç olarak, yaşadığımız hayat sorgulamaya açık bir
yan barındırıyor ve hiçbir şey göründüğü kadar kendisi değil.
Parlak derili balıkların sergilendiği ışıklı vitrinler kısa bir süre için
dahil olacağınız şölenle ilgili bir çığırtkan yalnızca. Aldanışımız ise
hoşluğun ilelebet süreceğini sanmamızla ilgili. Net görmekle ilgili
ısrarımız bile yanıltıcı belki de. Bir parça bulanık görmenin tuhaf bir
hazzı var, kim reddedebilir! Şiirle, felsefeyle buluşan bu türden ara
durakların tadını çıkarmak için balıkları alıp boşalttığınız dolaplara
geçici bir süre için dahi olsa dünyanın sorunlarını yatırmanız
gerekiyor!
	
“Sezon başlamazsa bittik!” diyen lokanta sahibi dostum
da seviyor bu oyunu! Sonunda bitmeyeceğini de biliyor ama, şu
ne olduğunu kolay tarif edemeyeceği umutsuzluk kapısında sıra
beklemenin ona iyi geldiğini hissediyor!
	
Şenlikli bir mevsim olsun öyleyse. Bırakalım, uzun
masalardaki gürültü kelamı boğsun; şen kahkahalar çapkın gülümsemeleri duvar diplerine sıkıştırsın ve çocuk ağlamaları aşk
fısıltılarını her seferinde yaya bıraksın! Yaşadığını hissettiğin her
yerde mutlusun ey insanoğlu!
	
“Patlıcan kızartman var mı?” diyorsun sırf söz olsun
diye. Olmaz mı? Gömleğini çamaşır suyunda bir güzel bekletip
beyazlaştırmış dostun yanıtlamıyor bile seni: Ağabey, diyor bir
yarım gülümseme eşliğinde: Fırıncıya ekmeğin var mı diye sor-

52

maya benziyor bu sorun. Sen bulup masaya yetiştiremeyeceğim
bir şey istesene benden! Ah, kendisi kaşındı işte: Bu sözcüksüz
konuşmaya son noktayı yine sen koyuyorsun:
	
“Öyleyse ortaya bir mutluluk yap bakalım! Acısız olsun!”
	
Eh, bu güzel şöleni noktalama görevi de sende anlaşılan.
Sessizce fısıldıyorsun:
	
Sesinde ne var biliyor musun
	
Söylenmemiş sözcükler var…
	
Cemal Süreya’yı uzaktan selamlamakla yetinmek belki de
en güzeli. Bostancı’daki Hatay’ın çatısından havalanan bir martı
Foça semalarında görünene kadar dizeleri yineliyor yineliyorsun!

53

Mektup 10

“Her yazarın kalemine pelesenk! olan kişiler ya da temalar
vardır.”

	
Yaz başlangıcı gökyüzü şarkılarının habercisidir. Ufuk
çizgisine takılan bakışlarınız, denizin koyu mavisini gök kubbenin
uçucu mavisinden ayıramayacağı bir noktaya gelip dayanır
sonunda. Bu bakışın değil, görünenin yorgunluğudur. Az öncesinde
dilinizde gezinen şarkının ikinci dizesinde takılıp kalma benzeri bir
belirsizliktir yaşadığınız. Birden kırıldığınızı hissedersiniz; evet,
gördüğünüz manzara ilk anda duyduğunuz hazdan çok uzakta bir
yere düşmüştür şimdi. Bakışınız içe dönmüştür. Hayal kırıklıklarınız
şarkınızın ikinci dizesi olup karşınıza çıkmıştır çoktan. Hatırlamak
sancılı bir süreçtir artık. Sonunda mavileri ayıran o uzak çizginin
de kaybolup gittiğini fark edersiniz.
	
Hayatın sayısız tanımlarından biri de, ardımızda kırılgan
kardeşler bıraktığımız bir yolculuk olmasıyla ilgilidir. Öyle ya;
hayat derken yalnızca ilerisini hedeflemekle sınırlandırılmış bir
kavramdan söz ediyoruz. Dayatılan öğretide duraklamak sakıncalı çünkü; geriye bakmak ise düpedüz felaket. Başarı meşalesini
havaya kaldırdığınız o kutlu anda yakıp kül ettiklerinle ilgili bir
muhasebeye girişmek yalnızca zaferinizi gölgeleyecektir. Ah!
Bakışlarınızı ufuk çizgisinden asla ve asla ayırmayacaksınız bu
yüzden! Mavilerin buluşması, çizginin kaybolması, ayrıntıların
sessizce çekip gitmesi sizi durduramayacak, ancak bu amansız
yarışın ilk kırılganı da yine siz olacaksınız!

54

	
Peki insan olmanın erdemiyle ilgili öğretiler, sav sözler yolculuğun hangi evresinde yoldaş olacak bizlere? Dostluk, yaşadığı
hızlı erozyonla giderek küçülen bir ülkeye mi dönüşmektedir yoksa? Aşk, şarkıların şiirlerin sancılı nakaratı olmakla mı yetinecek
sonunda? Dayanışmayı bir şövalye edasıyla yanımız sıra gezdirip duruyoruz ama rekabet duygusundan kendini kurtaramayan
yeni ölçütlerimiz bu şövalyeliği de kısa zamanda bir maskaralık
gösterisine çevirmeyecek mi dersiniz?
	
Ufkun ince çizgisinde yalnızca beyaz yelkenliler ve
kararsız martılar var. Öyleyse bu türden düşünceler nereden
ve nasıl üşüşüyor insanın aklına? Şu musibet okuma eylemi
burada da işin içine giriyor ve her türden dengeyi alt üst ediyor.
Evet, ‘oku’ buyruğu da soylu bir şövalyelik ruhundan mülhem;
eminiz bundan. (İlk okumalarımızdan biri olan Don Kişot’un kendi
şahsında doğruladığı bir durumdur bu.) Sonuç olarak, okuma
edimi önce aklı, ardından görüntüdeki duruluğu bulandırıyor.
Ardımızda bıraktığımız kırılganlıkların da ötesinde, yalnızca bir
aldatmacadan ibaret olduğunu neden sonra fark edeceğimiz
mutlulukların da çanına ot tıkanıyor! Huzurlu yaşam düşünceden,
muhakeme ve yorumdan uzak bir çorak tarla vaat eder yalnızca;
ama buna rıza göstermemiz ne ölçüde doğru acaba?
	
“İlkbaharın şu binlerce ton beton yığını arasından nasıl
sıyrılıp çıkacağını merak ediyorum diyor adam mektubunda.
Arjantin’den yazıyor. Sevgilisine. Hayatında yalnızca iki şey var
adamın. Uçmak ve yazmak. Yıl 1930. Dokuz yıl kadar sonra müthiş
bir savaş patlayacak. Adam tek başına ve yazıyor. Sevgiliden
gelen iki satır bile kutsal kitaptan alıntı yapılmış kadar önemli
onun için. Ardından birbirini takip eden romanlar çıkıyor ortaya.
Savaşın acıları yazmak için başlı başına yazma gerekçesi olmuş.
Çağımızın klasiklerinden Küçük Prens de o sıralarda gülümsüyor

55

yeryüzüne. Sonsuz sevginin, tarifsiz küçük mutlulukların, uçma
duygusunun, yeryüzüne bir başka türlü de bakabilme becerisinin
ve erdemin buluştuğu bir minik kitap. İlkbahar direniyor. Başaklar,
o yıl da tonlarca betonu çatlatıp yeryüzüyle buluşuyor. Biz insanlar, biz ölümlüler ise şüphedeyiz. Oyunbozanlık bekliyoruz. Oysa
bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Yüklendiğimiz bu tedirginlikle yaratıcı olmayı sürdüreceğiz. Çoğu güzelliklerin özünde
mutsuzluğumuz var çünkü. Daha iyi, daha yaşanası bir dünya
beklentisiyle gerçekleştirdik pek çok buluşu. Ne ki, çözüm ürettikçe
daha bir mutsuz olduk, yalan mı! Belki de Küçük Prens’e bir kez
daha göz atmanın tam sırası. Oysa, en son dün okumuştuk!”
	
On yıl kadar öncesinde yazmışım bu satırları. Yine ufuk
çizgisinin karşısındayım anlaşılan. Mavi ve onun çağrıştırdıkları
taciz atışlarını çoktan başlatmış olmalılar. Değişen yalnızca
sürüye yeni katılan martılardır, eminim bundan! Neden sonra
genç okurlar için şu günlerde kaleme aldığım öykünün beni alıp
götürdüğü yerlerde gezindiğimi fark ediyorum. Hezarfen’in başına
gelenleri anlatan bir içeriği var dosyanın. Ufuk çizgisini aştığınız
noktada kaleminizin ucu sivriliyor ve sırtınızda iki kanadın belli
belirsiz baş verdiğini görüyorsunuz. Kırılgan kardeşim Antoine de
Saint-Exupéry beni anlıyor. Belli belirsiz gülümsemesinden fark
ediyorum. Kırgınlığı bana değil, bunu da biliyorum: Ancak insanlık
tarihinin yüz karası bir savaşın kapının hemen ardında pusuda
beklediğine tanık olan ta kendisi! Sonuçta şu küçük ve sevimli
roman kahramanına ihanet ettiğini düşünüp kendisine haksızlık
ediyor. Oysa dünyanın bütün çocukları yediden yetmişe, çoktan
bağışladık biz onu.
	
Uçma kavramının özgürlükle, özgürlüğün ise insan olmanın tarifiyle yakın ilişkisi olmalı. Yaşamın günden güne sığlaştığı
şu dünyada görünmez kanatlara sahip olmamızın gerektiğine

56

inanıyorum. Kanımca, insanoğlu günümüzde havada kalmayı
bir biçimde becermiş olsa bile bu acemi, bu tarifi mümkünsüz
hırsı asla uzaklaştırmamalı hayatından. Uçma duygusu gittiğimiz
her yere taşımamızda yarar olan bir tutam tohum belki de. Ayak
sürüyeceğimiz ilk verimli toprakta yaşama tutunmaya dünden
hazır inadına tanıklık edeceğiz, belli. Çünkü bu dünyadan düşleriyle bir Leonardo, meraklarıyla bir Cevheri, sorularıyla bir Galileo
ve kırılganlığıyla bir Saint-Exupéry geldi geçti. Sırtımızdaki bu tuhaf
yükü çekip götürecek bir rüzgâr bekliyoruz şimdi. Bir dizeden,
bir şarkıdan, bir esenlikten, bir esriklikten, ama ille de insana ait
bir hoşluktan izler barındıran bir deli rüzgâr! Ufuk çizgim birden
sarsılıyor. Martılarda bir telaş! Evet, doğru yolda olmalıyım!
	
Her yazarın kalemine pelesenk! olan kişiler ya da temalar
vardır. Kendi adıma bu keşfi çok öncelerde yapmış olmanın
rahatlığını sürdürüyorum. 1984 yılında yayınlanan ilk öykü
kitabımın giriş öyküsü olan Hezarfen’in İbret Dolu Serüveni
belli ki, yazınsal yolculuğumun da açılan ilk paranteziydi. Otuz
yıl sonrasında Uçmak Özgürlüktür adıyla yayınevine teslim
edeceğim çocuk kitabının kahramanı, nazarlarını gökyüzünden
çekip alamayan sevgili adaşımdan başkası elbette olamazdı.
Hezarfen Ahmet Çelebi o eski ahşap sandığı açmış, kanatları bir
kez daha odasının ahşap zeminine yaymıştı. Dönüp dolaşıp aynı
kişileri, aynı öyküleri anlatmaktaki muradımızın, hayat karşısındaki
temel ısrarımızla yakından ilgili olmadığını kim söyleyebilir peki?
Kimi gerçekler vardır ve masal tadı barındıran o koca gövdelerini
sözcüklere yükleyip kapınıza dayanıverirler. Kimi büyülü masalların
kovuğuna gizlenen gerçeğin kaçamak telaşı ise siz yazıcısını
yine aynı adrese getirip bırakmaktan geri durmayacaktır. Oysa
aslolan, insanın heybesinde gezdirdiği hünerlerinden ziyade,
aktarma güzelliğindeki çeşitliliktir. Yoksa şu köhne dünyayla ilgili

57

yepyeni bir gerçeği kim hangi kulağa fısıldayabilir ki! Öyküsü hoş
bir rivayetle sarmalanıp dilden dile aktarılmış olsa da Hezarfen’in
başından geçenler yetişkin okura da, ergene de çok şey söylemeye
muktedirdir! O hantal kanatlara İkaros’tan bu yana, uçmakla ilgili
tüm serüvenleri yüklemek kahramanımızın gözünü korkutmaz,
ötesinde onu daha bir uçucu kılar! Feridüddin-i Attar’dan Wells’e;
Exupéry’den Verne’e… Koca bir kırılganlar ordusunun size eşlik
ettiğini görür ve mutlu olursunuz!
	
Yazarlığın Benjamin Button olma hali diyelim buna. Öyle
ya, beden eskise de ruhun uçuculuğu öykü kahramanı olarak
da, seslenmeyi gözettiğin okur kitlesi olarak da gözüne gençliği
kestiriyor aslında. Uzun bir yolculuğun ardından rotayı çocuk
yazınına kırmamdaki gerekçe de işte bu türden bir havada kalma
çabasıyla sınırlı. Tabii, bu düşünceyle sınır kavramını buluşturmak
ne kadar mümkünse artık!
	
Özenli çevirileri nedeniyle, son günlerde yeniden
döndüğüm Zweig okumaları sırasında fark ettiğim bir duygu,
paylaştığım düşüncelerimi pekiştirdi bu noktada. Balık olmayan
ama su üstünde kalabilen, kuş olmayan ama eninde sonunda
uçmayı beceren insanın öyküsüyle yine onun çılgınlığı arasında
mutlaka bir ilişki aranmalı. Amok koşucusunun dur durak
bilmez yolculuğu belki de sıradanlığa baş kaldırmayı seçmiş bir
varoluşsal eylemdir aynı zamanda. Bıçak kemiğe dayandığında
sınırları zorluyor, fizik kurallarını alt üst ediyorsunuz çünkü.
Bir zamanlar bir yerlerde hayat yolculuğunun aslında uçurum
kenarından kesilmiş bir biletle başladığını okuduğumda belki de
yazmanın lanetiyle çoktan buluşmuştum bile.
	
Bütün bu kavramlar Foça’ya bir haksızlık, iyi biliyorum!
Ölümüne koşmak, uçurum kenarında yolculuk, güvensiz
kanatlarla boşluğa tutunma çabası… Öyle ya, bütün bunlar bir

58

kıyı kasabasının dinginliğiyle hiç ama hiç buluşmuyor. Oysa sakin
denizin koca gövdesine gizlenen Poseidon’un ruhuyla kurulan
bu uzak akrabalığın sonuçlarına yine biz ölümlüler katlanmalıyız.
Durulukta bulanıklığı gören, dinginlikte yaklaşan fırtınayı sezinleyen duyarlılık kazanç hanesine yazılacak türden bir kalem
olabilir mi?
	
Kırılgan kardeşler olarak sessizce toplanıyoruz sonuçta.
Kimse kimseye haber vermiyor ama sözleşmiş gibi sahilde yine
bir araya geliyoruz. Sözcük ustaları şimdi sessizliği kuşanmış
olmalılar; kimsenin ağzını bıçak açmıyor! Gözlerimiz ufka
kilitleniyor ve mavileri ayıran o belli belirsiz çizginin bizlere fısıldadıklarını duymaya çalışıyoruz. O sırada üstümüzden kanatlarını çırparak Hezarfen geçiyor. Uçmanın mahareti, uçma düşüncesinin büyüsüyle tamamlanıyor. İmbat yüzümüzü okşuyor ve
gülümsüyoruz.
	
Foça kıyısından açık denizi izlemek olanaksız oysa.
Adaların, yarım adaların Ege kıyılarının bir karakteristiği olduğunu
meraklısı zaten bilecektir. Ufuk çizgisini ille de görmek istiyorsanız
hayal gücünüzü işe koşacaksınız demektir. Şu musibet okuma
eylemiyle bir güzel donattığımız hayal etme törenlerimizin başladığı noktada hoşlukların geçit resmi de gecikmeden devreye girer
bu yüzden. Kırgınlıklarınızı teslim edeceğiniz yegane adres ise bu
saatten sonra yalnızca dalgakıranlar olabilir. Onlar bağışlayıcıdır
çünkü.
	
Belki de tüm sevgili okurlar gibi.

59

Mektup 11

“Serin bir ağaç gölgesinde güzel bir öyküyle randevu tazeleyecek denli şanslıysanız, ötesini kurcalamayacak denli bilge de
olmalısınız.”

	
Bahardan haberi gelmişti, bu yıl iyi zeytin olacak! Bundan
böyle bütün iş zeytin işlemenin inceliklerini öğrenmeye kalıyor.
Önce bilgiyle deneyimi bir kaba koyuyor, ardından da sabır
ilavesiyle bir güzel çalkalıyorsunuz, sonrası bayram! Öyle ya,
insanın varoluşundan bu güne değin yanı sıra gezdirdiği, dahası
her aşamada üstüne yeni bir şeyler katmaya çalıştığı kültürel
zenginlik, aslında zeytinden sanata aynı paydada buluşuyor:
İşlemek, güzel ve yararlı hale getirmek! Bodur ağaçların, mimozaların, beyazdan kırmızıya zakkumların her yıl sessizce yinelediği
öğreti farklı bir bilgi içermiyor aslında: Usanmak yenilgidir ey oğul!
Sen de tazele kendini. Bilgiyi yaşam sevincinle yoğur ve sürdür
bu güzel kavganı!
	
Yine de, kulağa hoş gelen bu söylem hayatın kendisiyle
her seferinde ortak bir yol tutturamıyor ne yazık ki. Yörenin
‘içselleştirdiği’ değerlerle buluşmak biz göçebeler için o denli
kolay olmuyor. Çünkü bu da bir süreç ve şu sözünü ettiğimiz sabır
bu konuda yoldaş olmaktan yana değil. Elbette günün yaşam
temposunun da katkısı var bu uyumsuzlukta. Hızlı davranmanın,
çabuk yol almanın muteber olduğu bir zaman diliminde bilginin
demleneceği zaman kâsesi kolay kolay dolmuyor!
	
Bütün bu süreç, okuma niyeti ve yazma gayreti diye
özetleyebileceğimiz kutlu çabalar için de bir ölçüt aslında. Serin

60

bir ağaç gölgesinde güzel bir öyküyle randevu tazeleyecek denli
şanslıysanız, ötesini kurcalamayacak denli bilge de olmalısınız.
Ne ki, insan rahat durmayan, sorgulayan bir varlık elbette. Güzel
yazıların, düşündürücü resimlerin, yüreğe dokunan ezgilerin
hemen sonrasında başlattığımız sorgulamanın özünde yatan
kışkırtıcı, yine bu yapıtların fısıldadığı o büyülü cümlelerde
saklanmıyor mu yoksa? Evet, sanatçıyla onun takipçisini Yolları
Çatallanan Bahçenin kıyısına getirip bırakan bir durumla karşı
karşıyayız anlaşılan.
	
“İnsanlarda edebiyat duygusu hiç yok. Bu yüzden, bir
edebiyat parçası hoşlarına gitse, hemen karmaşık nedenler
aramaya koyuluyorlar. Öykünüzü beğendik ama ne demek
istediniz bu öyküyle, diye soruyorlar. Yanıtım kısa: Hiçbir şey
demek istemedim. Anlatmak istediğim yalnızca öykünün kendisiydi. Daha yalın sözcüklerle anlatmam mümkün olsaydı, inanın
öyle yapardım. Öykünün kendisi zaten kendi gerçeğidir, öyle değil
mi?”
	
Okurlarına yeteri kadar güvenmeyen Borges’ten alıntı bu
satırlar. Üstat benzeri sorulardan ziyadesiyle sıkılmış olmalı ki,
kestirip atmış sonunda: Bir öykü yazmak yalnızca öykü yazmaktır,
demeye getiriyor! Kimi yazarların yine bu türden bunaltıcı sorulara verdikleri yanıtlar da adeta bir rahat bırakılma ricası gibi.
	
Yazarların “gizli amaçlara” hizmet ettiğini düşünen
şüpheci okurlara rağmen yazmak nasıl bir şey peki? Belki de
Borges’in yazmak edimini bizatihi yücelttiği bir yaklaşım bu. Hani
üstat söyleşisinde bir parça daha sıkıştırılsaydı, zaten yalnızca
kendim için yazıyordum deyip işin içinden çıkmaya da hazır mıydı
dersiniz? Peki, daha da ileriye gidip şöyle der miydi örneğin?
“Okurlardan bana ne! Kuşku kumkumalarının cümlesinin canı
cehenneme!” Aslında sorgulama çabamın aksine, yanıtını pek

61

merak ettiğim bir durum değil bu. Belki de öykü yazmanın tuhaf
kimyasının genzimi gıdıkladığı günler hayli eskilerde kaldığı
için söylüyorum bunu. Benzeri bir soruya vereceğim yanıtta,
anlatının gücünü sonuna kadar savunmakla yetinebilecek kadar
açık yürekli davranamazdım yine de. Aradığım o şeyin, her taşın
altında gizleniyor olması muhtemel bir başka anlamla, bir başka
tarifle ilintili olduğunu söylemekle yetinirdim. Kuşkucu okurdan
kuşkucu yazara içe dönük bir bakış örneği olurdu bu durum.
Yaratı sürecinin gerçekten de yeni öfkelere, dahası şüphelere açık
olmadığını kim söyleyebilir peki!
	
Edebiyatın gücünü sorgulamaya başladığın yer; ak
köpüklerdeki şiirselliğe, rüzgarın akla getirdiği tılsımlı sözcüklere
fazla yüz vermiyor. Yazın sanatının gücü, yerini bulduğu her akılda, her yürekte benzeri etkiyi yapmaya hazır çünkü. Sözcüklerin
köpüğü, rüzgârı bütün bir iklimi bahara, bütün yalçın kayalıkları
dingin kıyıların sessizliğine dönüştürebilir.
	
Çağrışımların gücüne ise kimse sınır koyamaz. Foça ve
benzeri yerleşim yerleriyle ilgili bir küçük çağrışım yoklaması,
büyük bir olasılıkla bu düşünceyi güçlendirecektir. Kıyılardaki
asude yaşam İlk elde tembelliğe övgüler düzmeyi akla getirse de,
yanıltıcı olanın yaşanılan yöreyle değil de onun düşündürdükleriyle
ilgili olduğunu fark etmek elbette zor olmayacaktır. Kıraat etmenin,
tefekkür denizine dalmanın ayrıcalığını hazlar dünyasının ötesine
taşıyarak yaşamak daha doğru bir seçim çünkü. İncirin ya da
zeytinin gölgesinde gerçekleşen bu sessiz ve güzel ayin sonuç
itibarıyla Sorular Kitabı’na yeni maddeler eklemekten geri
durmuyor. Eh, iki bin yıldır böyle yaşana gelmiş aslında. Aristo’nun
aksırığına uzak bir coğrafyadan “çok yaşa” diye yetişen Borges,
bu kavganın sıradan bir neferi olmaktan gocunmuyor. Biz takipçilerin yaptığı da bu, sonuç olarak: Bir yazıyorsak iki okuyor, üç

62

paylaşmaya çalışıyoruz. Ancak, zaman gereksiz gevezelikleri
kaldıracak kadar esnek değil. Dil ve düşünce birlikteliği dünyanın
her noktasında hızlı çalışmalı bu yüzden. Kuşkuculuk asıl bu
noktada işe yarıyor. Serin rüzgar ya da kıyıdaki gezintinize eşlik
etmekten usanmayan ıslak köpek bile kendince yüklendiği
soruları ortak kâseye boca etmekten vazgeçmiyor. Sorgulamanın,
anlamaya çalışmanın, verilen onca mesaiyi boşa çıkarmayan
bir yanı var bu nedenle. Sonuçta bir yandan yazar kimliğiyle
Borges’in sevimli huysuzluğunu yumuşatmaya gayret ediyor, öte
yandan sorgulamada ipin ucunu epeyce kaçıran okuru anlayışla
karşılıyorsunuz.
	
Okur olmanın ciddi bir iş, okumanın da sıkı bir uğraş
olduğunu hatırlatıyor kıyı yaşamı. Buralarda yaşamak bir ayrıcalık
değil miydi zaten; öyleyse bunun bedelini ödemeye hazırlıklı
olmalısınız. Elbette okur olmanın tadını çıkarmakla yetinmeyi de
öğrenerek!
	
Çağımızda yazının, yaratının gücü hâlâ başat; işin
sevindirici tek yanı bu belki de. İster yalnızca içeriğe sızmak,
ister kendinize ait bir söylem bulmak için okuyun, son tahlilde
yazıyla buluşan bir okurun ciddi bir ayrıcalığı var kanımca. Kendini
sessizce çoğaltma töreni olarak adlandırıyorum ben bunu. Tuhaf, hadi söylemekten çekinmeyeyim tehlikeli bir tören olduğu
da muhakkak. Yeni bir paragrafın sizi götürüp bırakacağı yer
uçurum kenarı bile olabilir çünkü. Kimi zaman satırlar aracılığıyla
tahammül sınırlarını zorlayan bir randevunun sonuçlarına ne
kadar katlanabilirsiniz peki? Hele ki buluşacağınız kişi kendinizden başkası değilse!
	
Edebiyat biraz da tehlikeyi sevenlerin işi bu yüzden.
İçinizdeki cesur çocuğu çatallı yollara saldığınızda, olgun ve bilge
bir kimliğin kırılgan bünyenize kılavuzluk ettiğini sanıyorsunuz.

63

Bu güzel aldatmacanın da oyuna dahil olduğunu fark etmek ise
yalnızca yaşadığınız hazzın yoğunluğuyla ilgili. Ah, zeytin bile
yalnızca bir zeytin tanesi midir gerçekten?
	
Borges’in derdi okurla da ilgili değil aslında. O, yerleşik
kalıplara meydan okumanın peşinde; bu lükse sahip pek çok yazarın yaptığı gibi! “Nedense bir kitap okunduğunda, o kitabın altında saklanan başka bir kitap ya da kitaplar didikleniyor sürekli olarak.” Sonunda kültür bahçemize uzak bir coğrafyadan konuk gelen
yazarımız “kitapların kendilerine yaşamayı öğretmesini dileyen
okur benim okurum olamaz” diyecek kadar da keskinleştiriyor
kalemini. Belki de hiçbir yazar böylesi bir sorumluluğun taşıyıcısı
olmak istemiyor.
	
Acemi, dahası korkakça davranmaktan çekinmeyen yazarın ‘yürekli’ çabasına saygı duyuyorum! Bu kaygı yazının devamını
da getirecektir çünkü. Soruların yeni sorularla buluştuğu kavşaklar,
yine şu söz konusu soruların anlam cümleleriyle karşılaştığı
noktalardır. Gerisi size kalmış! Ya vazgeçtiğiniz bir yazı olur bu; ya
da yeni tehlikelere yelken açarsınız.
	
Sonunda karar verdik işte! Bu yıl tembel, dahası sabırsız
olmayacak ve zeytinin, üzümün bizden dilediği zamanı, ötesinde
bilgiyi onların koca gövdelerinden esirgemeyeceğiz. Bu kutlu
çabada en büyük kazanım yine kendi hanemize yazılıyor aslında.
Öfkenin de sevginin de anlık tezahürleri yarardan çok zarar vermez mi zaten? Evet; zeytini işlemek de, güzel bir öyküyü sindirmek
de tatmanın ‘biricikliğiyle’ açıklanabilecek türden kavramlar.
	
Zeytinin gölgesine uzanıyoruz. Ege’nin serin esintili
kucağında başlatacağımız ‘kum’ seferinde uzak bir coğrafyadaki
çöllerin kavurucu sıcağını hissetmeye çalışacağız. Bu umarsız
çabada kılavuzumuz ise yalnızca sözcükler olacak. Bu yüzdendir
ki, gölgesine uzandığımız ağacın da, okuduğumuz kitabın da vaat

64

ettikleriyle yetinmeyi diliyoruz.
	
Sabır rehberimiz olsun öyleyse!

65

Mektup 12

“Kurgusal mektup gerçek bir mektuptan ayırt edilemez…”

	
Sevgili dost;
	
Bir yıldır yazıyorum sana; kabul etmelisin ki, az bir
zaman değil bu! Mektup yazıyor ve yaşadığım yöreden haberler
veriyor, akıl ormanımda gezinen küçük tilkilerin fısıldadıklarını
paylaşıyorum. Haber vermekle yazıyı buluştururken bunu insana
o en yakışır yönteme baş vurarak, mektup yazarak yapıyorum. Bu
yöntem öncelikle beni gönendirip arındırıyor. Kimi değerlerimizin
küçük bir nişanesi olan bu çaba, belki de yitirdiğimiz kimi başka
ve nadide değerler adına bir temsil hakkını da kullanıyordur, kim
bilebilir!
	
Mektup yazmak, aynı zamanda kendimize tuttuğumuz
ışıklı bir aynaymış; bunun farkındalığını elbette yaşıyorum. Evet,
yazdıklarımı aynı zamanda kendi adresime postaladığımı da iyi
biliyorum. Mektup çağrıştırdığı pek çok kavramın yanı sıra sessiz
bir diyalogu da sinesinde barındıran bir yazınsal tür çünkü. Bir
ses verirseniz o sesin başkalaşarak kendinize döneceğini az çok
kestirebilirsiniz. Aksi halde, yalnızca havada asılı kalmakla sınırlı
bir nidanın, köksüz bir ağaçtan, başlangıcını yitirmiş bir anlatıdan,
amacı unutulmuş bir savaşımdan ne farkı olabilir! Mektup bir
karşılaşma, bir kavşak, dahası bir köprüdür. Tezin antitezle güzel
dostluğu ve el ele sürdürecekleri nihai yolculuğudur.
	
İlkbaharın sonbahara uzak selamıdır mektuplaşma.

66

Ulaşamayacağı o farklı zaman dilimini yalnızca tahayyül etmekle
yetinir! Gerçekleşen her büyünün tılsımını bir anda yitirmesidir
mektup. Yazılmamış sözcükler üzerine kurulan düşler, kurgulanan düşüncelerdir. Adı konmaz bir hazzın dipten dibe
kendini hissettirmesidir. Hadi bir de karşılıksız aşkın akıl almaz
yaratıcılığını, esinlendirme gücünü ekleyelim bütün bunlara.
Sürecin tamamlanması, dairenin diğer ucunu kuyruğundan
yakalayıp yolculuğunu tamamlamasıdır. O bir esrarı bozabildiği
gibi, bir çiçeğe dokunup ölüm sürecini başlatmaya da muktedirdir!
Ezcümle, mektup biriciktir!
	
Yine de, mektup yazmayı bir erdeme dönüştürmek
gerekmiyor bu noktada. Eninde sonunda masaya oturuyor ve
karalıyorsunuz çünkü. İnanın bunun yegane yakıtı ise alışkanlıkla
sınırlı. Yazma hastalığından muzdarip Calvino’nun umarsız
serüveni son nefesle son sözcüğü aynı yer ve aynı zamanda
buluşturmaktan başka bir işe yaramadı elbette, ama ne önemi
var ki bunun? Yaşam kurtaran bir sürece kılavuzluk yapan
mektuplar da yazıldı mutlaka. Barışa katkı sağlayan kutlu
betikleri ise tarih çoktan beri sinesinde dinlendiriyor. Bu nedenle,
başıboş bırakılmasına, kendi yönünü tayin hakkında! arkalanması
gerektiğine de inanıyorum. Yazma edimi, yazıcısını bir biçimde
kıskacına aldıktan sonra gerisini yalnızca devingen belleğin
işlevine, aklın bir büyük alanda özgürce at oynatmasına ve bileğin
gücüne bırakacaktır.
	
Ötesi ise, tıpkı onun da hammaddesi gibi, laf-ı güzaftır!
	
David Lodge, Kurgu Sanatı adlı çalışmasının bir yerinde;
“Yazmak yalnızca daha önce yazılanların doğru bir taklididir” der
ve devam eder: ”Kurgusal mektup gerçek bir mektuptan ayırt
edilemez. Metnin içinde bir roman yazıldığına ait bir gönderme,
metnin gerisindeki gerçek yazarın varlığına dikkat çekecek

67

ve gerçeğin kurgusal görünümünü bozacaktır.”1 Sağlamasını
yapmak için ne olmak gerekiyor peki? Mektup yazan mı? Okuyan
mı? Hadi soruyu daha çetrefilli soralım: Dostoyevski ilk romanı
olan İnsancıklar’ı, mektup diliyle aktarmayı kurguladığında, bu
yöntemi yalnızca daha güçlü bir anlatım tekniği seçmiş olmakla
mı açıklardı dersiniz?
	
Mektubun bir dönemde sıkça başvurulan bir anlatı tekniği
olduğunu kabul edelim yine de. Ancak yüzyılın hemen başlarında,
iletişimin bu vazgeçilmez oyuncusunun günümüz dünyasında
ne ölçüde önem taşıdığını da düşünelim lütfen. Bu mantık bizi
nereye getirip bırakır peki? Kısa kısa öykülerin daha bir geçerli
olduğu günümüzde yüz kırk karakterle sınırlı tweet mesajlarıyla
gönüllerde çalkantı uyandırmayı denemek ne ölçüde doğru
bir yaklaşım olacaktır acaba? Asıl soru bu değil oysa. Mektubu
karşılayan duygu ve duyarlılıkların vaat ettiği dünyanın bu güne
tekabül eden bir karşılığının olmadığını itiraf etmek daha sağlıklı
bir tespit olmaz mı dersiniz?
	
Hayatın o benzersiz mektup aşkları’ndan, mesajlarda
tüketilen duygu patlamalarına geçiş yaptığı bir çağın tanıklarıyız
her birimiz. Divitin hokkayla buluştuğu dönemler ne kadar
arkaik kalıyorsa, sararan sayfalardaki tükenmezin bıraktığı izlere
kayıtsızlık da o denli hoşgörüyle karşılanmaya açık olmalı. Asıl
tükenmenin, dahası aşınmanın faturası ise sözün büyüsüne,
yazının gücüne kesiliyor sanki.
	
Değişen dönüşen kavramlar, yitirilen alışkanlıklar ve
yerine konulan davranış modelleri yeni yaşamın göstergeleri
mutlaka. Kimi zaman, boşlukları doldurunuz benzeri bir oyundan
yenik çıkmaya da hazırlamalısınız kendinizi. Çünkü elinizde yeni
bir şey yok. Önce ekmekler bozuldu sonra her şey benzeri bir
1	

Lodge, David, Kurgu Sanatı, Hece Yayınları: İstanbul, 2006.

68

durumla karşı karşıyayız. Mektubun bir hayatın bütün kıyılarından
çekilmesi, yine o hayatın daha pek çok güzellikten vazgeçme
tehlikesinin de habercisidir belki! Vazgeçmenin alternatif maliyeti
ölçülere sığmaz bir durumdur mutlaka. Bir romanla yolculuğa çıkmak, bir öyküyle keyifli bir flörte girişmek, bir şiirden ürpermek…
Hepsi hepsi tanımadığımız o mektup yazarının biz fanilere
bir armağanıdır aynı zamanda. Dahası, riski olan bir yazışma
da değildir söz konusu olan. Yazarı sizden yanıt beklemez.
Tarafınızdan kabul görmesi, okunmuş olması yeterli bir lütuftur
onun için.
	
Oğuz Atay her dönemin başucu kitabı olmaya aday romanının, Tutunamayanlar’ın bir yerinde şu umutsuz çığlığı boşluğa
bırakırken belki de aynı duyguyu dile getiriyordu: “Bir mektup
yazmak istiyordum ama adres bilmiyordum Yani hiçbir adres
bilmiyordum, bunun için utanıyordum Bana herhangi bir adres
söyler misiniz diyemezdim. Oysa benim için herhangi bir adres
yeterliydi…”2 Sen nerdesin ey okur diye seslenmenin de arandığı
bir adres var sonuç olarak. Belirsiz bir adrese gönderilmeye hazır
koca zarfın koruduğu mazrufa karalanan satırlarda anlatılan
aslında bütün çıplaklığıyla kendi hayatlarımızdır! Mektup, yazınsal
türlerin en iç acıtanıdır bu yüzden. Değerbilirlikle sınamaya açıktır,
nankörlüğe de bir o kadar hazırlıklı olmalıdır.
	
Karşılıksız aşklar kadar da iç burkucu mudur acaba?
İşte adresi gibi yanıtının da belirsiz olduğu bir soru daha. Aşkın
yazınsal karşılığının şiir olduğunu iddia edenleri yanıltan bir
durumdur bu. Mektup, aşkın plasentasıdır. Onu korur, büyütür
ve olgunlaştırır. Yazı yazmayla ilgili her türlü tanım yapılabilir
elbette. Ancak karşılık beklentisinin bu güzel çabadan değil,
onu yönlendiren kalem sahibinden kaynaklandığını da akıldan
2	

Atay, Oğuz, Tutunamayanlar, Sinan Yayınları: İstanbul, 1971

69

çıkarmamak gerekir.
	
Mektup yazmak, Foça’da yaşayıp da yazıyla dostluğu
ilerletmiş birinin en son başvuracağı bir tür belki de. Öyle ya,
Ege’nin bu eşsiz kıyıları şiir için göz kırpıyor öncelikle. Anlık
güzelliklerin ve coşkunun gayretiyle öyküye yelken açmanız da
mümkün elbette! Roman bile gölgesini cömertçe paylaşan taş
evlerin köşesinden kaş göz ediyor. Yine bu evlerin kuytuluklarına
gizlenen belli belirsiz suretler, uzun ya da kısa bir anlatı için
ortaklık kurmaya dünden hazırlıklı sanki. Oysa birileri mektup
göndermekte ısrar ediyor. Ses göndermenin ve sesine gelecek
yankının umarsız beklentisi işbaşı yapmayı ısrarla sürdürüyor.
Çünkü yazılan bir mektup boşluğa gönderilmiş bir umuttur aynı
zamanda. Yanıt almamak doğal bir durum olarak kabule hazırdır;
ama yankının tamamlanması dipten dibe saklanan umudun
gülümsemesi olarak mektup sahibinin içini aydınlatacaktır.
	
Ah; çoktan geride kalmış düşünceler bunlar! Gelecek
olası eleştirilerin içindeki gizli kahkahaya da hazırlıklıyım ancak,
söyledim ya, öncelikle sesin karşı kıyıya ulaşmış olmasıdır asıl olan!
Foça’da, hele ki şu yaz sıcağında bu türden duygu patlamalarına
zaman ayıracak bir durum gözükmüyor. Gezi Parkı direnişinin
çağdaş insan profili için hoş bir fotoğraf olmasının gururuyla
yetinmek de yeterli olmuyor çünkü. Yaşadıklarının sonuçlarına
da katlanacak insanoğlu! Bu noktada onurlu davranmaktan geri
durmayacak! Turizmdeki kayıplar olgunlukla karşılanacak örneğin;
kanatlanıp uçan paranın gökyüzüne yükseldikçe bir özgürlük
ve barış simgesine, o eşsiz güvercine dönüşmesi alkışlanacak!
Tarih, insanın erdemle buluşma savaşımında ödenen bedellerin
dökümü değil mi aslında!
	
Sonunda o küçük zarfın içine sözcüklerin yanı sıra kum
tanelerinin de kaçıverdiğini fark ediyorsunuz. Kum tanesinin

70

yüklendiği güneşin, aydınlığın ve dinlenme telaşının özündeyse
yine aklı kurcalayan yüzlerce binlerce soru gizli. Paylaşılan asal
değer belki de budur, kim bilir! Sesinizin koca bir kayaya çarpıp
yine size döneceğini biliyorsunuz çünkü. Ah, bünyesine umudu
dahil etmemiş bir yazı asla ışıldamaz!
	
Bu mektup, günün yaşamsal taleplerine göre ölçütleri bir
kez daha değişen özgürlük kavramına bir güzellik olsun öyleyse.
Yanıt aldınız ya da almadınız, ne önemi var bundan öte? Sessiz
çığlığınızın ulaştığı noktadan belli belirsiz de olsa bir sinyal
almayacak mıydınız? İşte bunun hazzı belki de biriktirilen tüm
kaygılardan azadedir!
	
Son bir nokta: Bir de bunaltmamalı mektup! Serinliğini,
tazeliğini, bilgeliğini ısrarla korumalı. Bu nedenle de sıklıkla tıklatmamalı karşı kapıyı. Ben de böyle yapacağım. Sirenlerin Yalancısı
olarak, dinlendirilmiş bir özlemin öğütlediği zaman aralıklarıyla
buluşacağım okurla. Öyleyse bir başka Foça dostunun, eşsiz
Tarık Dursun K.’nın deyişi eşliğinde pulumuzu zarfın arkasına
yapıştıralım:

	

Imbatla dolsun kalpleriniz!

71


